<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
                 <rss version="2.0" 
                 xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
                 xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" 
                 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" 
                 xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
                 <channel><title>TRAKYA 2000 GAZETESİ</title>
                      <link>https://www.trakyaolay.com/rss.xml</link>
                      <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.trakyaolay.com/rss.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                      <language>tr</language>
                      <description>Trakya 2000 gazetesi, trakya haberleri, çorlu haber, tekirdağ haber, çerkezköy haber, kırklareli haber, edirne haber, lüleburgaz haber, haber çorlu, keşan haber</description>
                      <category>News</category>
                      <lastBuildDate>Thu, 10 Sep 2026 07:50:30 +0000</lastBuildDate>
                      <ttl>1</ttl>
                      <generator>TRAKYA 2000 GAZETESİ - Haberler</generator>
                      <copyright>Copyright - 2026 - TRAKYA 2000 GAZETESİ</copyright><item><title><![CDATA[Menopoz sağlığı değil, çalışma hayatını da etkiliyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-menopoz-sagligi-degil-calisma-hayatini-da-etkiliyor-11853.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-menopoz-sagligi-degil-calisma-hayatini-da-etkiliyor-11853.html</link>
                    <description><![CDATA[Menopoz döneminde görülen sıcak basmaları, gece terlemeleri ve zihinsel yavaşlama gibi belirtilerin yalnızca günlük yaşamı değil, iş hayatını da olumsuz etkiliyor. İş Yerinde Menopoz Günü, menopoz dönemindeki kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı fiziksel, zihinsel ve duygusal güçlükleri gündeme taşıyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Menopoz döneminde en sık görülen belirtiler arasında yer alan vazomotor semptomlar (VMS); sıcak basmaları ve gece terlemeleri olarak öne çıkıyor. Bu şikâyetlerin uyku düzenini bozabildiği, yorgunluk oluşturabildiği, konsantrasyonu azaltabildiği ve günlük yaşam aktivitelerini zorlaştırabildiği belirtiliyor.

UYKU BÖLÜNMESİ PERFORMANSI DÜŞÜRÜYOR

Özellikle gece terlemeleri nedeniyle sık sık bölünen uykunun, gün içinde enerji kaybı ve performans düşüklüğüne yol açabildiği ifade ediliyor. Uzmanlara göre VMS yalnızca fiziksel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda geniş bir yaşam yükü oluşturuyor. Son yıllarda giderek daha fazla tanımlanan “beyin sisi” olarak bilinen konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık ve zihinsel yavaşlama da aktif çalışma hayatındaki kadınlar için önemli bir sorun oluşturuyor.

Menopoz semptomlarının birçok kadın tarafından doğal bir süreç olarak kabul edildiği, bu nedenle tedavi seçeneklerine başvurma oranlarının düşük kaldığı ve uygun tedaviye erişimde hâlâ önemli boşluklar bulunduğu kaydediliyor.

Türkiye’de yapılan çalışmalar da menopoz dönemindeki kadınların önemli bir bölümünün orta, şiddetli veya çok şiddetli düzeyde semptomlar yaşadığını ortaya koyuyor. Bazı kadınlarda belirtiler birkaç yıl sürerken, bazılarında ise 7 yıldan daha uzun devam edebiliyor.

“KONUŞULMASI SADECE BİR GÜNLE SINIRLI KALMAMALI”

Doç. Dr. Pınar Yalçın Bahat, İş Yerinde Menopoz Günü’nün kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı fiziksel, zihinsel ve duygusal güçlükleri gündeme taşıdığını belirterek, menopozun etkilerinin yalnızca bir gün değil, her gün konuşulması gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Bahat, iş yerlerinde menopoz konusunun açıkça konuşulmasının teşvik edilmesi gerektiğini vurgulayarak, işverenler ve kurumların bu süreçte kadınlara nasıl destek olabileceğinin ele alınmasının önemine dikkat çekti.

Bahat ayrıca, menopoz yönetiminde yaklaşımın değiştiğini ve semptomları baskılamak yerine menopozun kaynağını hedefleyen tedavilere yönelindiğini ifade etti. Sıcak basması ve gece terlemesi gibi şikâyetlere yönelik hormon olmayan yeni tedavi seçeneklerinin klinik çalışmalarda değerlendirildiğini belirten Bahat, bu tedavilerin semptom sıklığı ve şiddetini azaltmada umut verici olduğunu söyledi. Yeni tedavi yaklaşımlarının kadınların menopoz kaynaklı iş ve sosyal yaşam zorluklarını azaltabileceği ifade edildi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Menopoz sağlığı değil, çalışma hayatını da etkiliyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 15:28:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026210722_6c67251c7cab90d0df7b428128bed32f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026210722_6c67251c7cab90d0df7b428128bed32f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026210722_6c67251c7cab90d0df7b428128bed32f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Çocuklarda Beslenme – Beslenme Çantasında Neler Olmalı?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-cocuklarda-beslenme-beslenme-cantasinda-neler-olmali-11786.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-cocuklarda-beslenme-beslenme-cantasinda-neler-olmali-11786.html</link>
                    <description><![CDATA[Çorlu Vatan Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt.Zeynep EREN,  ‘Çocuklarda Beslenme ve Beslenme Çantasında Neler Olmalı ‘’ konusunda bir  makale yayımladı. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Diyet Uzmanı Dyt.Zeynep EREN'in makalesi şöyle;&nbsp;Çocukluk döneminde yeterli ve dengeli beslenme; büyüme ve gelişmenin yanı sıra çocuğun enerji düzeyi, dikkat süresi ve öğrenme performansının desteklenmesi açısından önemlidir. Günlük beslenmede yumurta, süt ve süt ürünleri, et, balık veya kuru baklagiller gibi protein kaynaklarına; sebze, meyve ve tam tahıllı ürünlere dengeli şekilde yer verilmelidir. Kahvaltının atlanmaması ve öğünlerin düzenli olması, gün içinde oluşabilecek aşırı açlığın önüne geçmeye yardımcı olabilir. Tek bir “başarı yiyeceği” yerine farklı besin gruplarını içeren düzenli bir beslenme düzeni hedeflenmelidir. Şekerli içecekler ile şeker, tuz ve yağ içeriği yüksek paketli ürünlerin tüketimi ise sınırlandırılmalıdır.

Beslenme Çantasında Neler Olmalı?

Sağlıklı bir beslenme çantası hazırlamak için çok fazla veya karmaşık yiyeceğe ihtiyaç yoktur. Önemli olan farklı besin gruplarından dengeli seçimler yapmaktır. Peynir, yumurta, yoğurt veya süt gibi protein kaynakları; tam tahıllı ekmek veya ev yapımı alternatifler; mevsim sebze ve meyveleri çantada yer alabilir. Çocuğun sevdiği sağlıklı seçeneklerin tercih edilmesi, hazırlanan yiyeceklerin tüketilmesini kolaylaştırabilir. Paketli atıştırmalıklar yerine mümkün olduğunca evde hazırlanmış besinlere öncelik verilmelidir.

Örnek Menü 1:
Tam buğday ekmeğinde peynirli sandviç + salatalık + mevsim meyvesi + su

Örnek Menü 2:
Ev yapımı peynirli poğaça + ayran + havuç dilimleri + meyve

Örnek Menü 3:
Yumurtalı tam tahıllı sandviç + cherry domates + yoğurt + su

Hijyene Dikkat Edilmeli

Beslenme çantası ve saklama kapları her gün temizlenmeli, yiyecekler kapalı ve uygun kaplarda taşınmalıdır. Süt, yoğurt, peynir, yumurta ve et içeren besinlerin uygun sıcaklıkta korunmasına özellikle dikkat edilmelidir. Çocuklara yemek öncesinde ellerini yıkama alışkanlığı kazandırılması da besin güvenliği açısından önem taşır.

Sağlıklı Alışkanlıklar Ailede Başlar

Çocuklar beslenme konusunda ailelerini örnek alır. Bu nedenle sağlıklı besinleri sofrada düzenli olarak bulundurmak, çocuğa farklı seçenekler sunmak ve yiyecekleri ödül ya da ceza olarak kullanmamak önemlidir. Çocuğu zorlamak yerine sağlıklı alternatifler arasından seçim yapmasına izin vermek ve beslenme çantasını birlikte hazırlamak, sağlıklı alışkanlıkların daha kalıcı hale gelmesine yardımcı olabilir.

Unutmayalım: Çocuklara sağlıklı beslenmeyi öğretmek yalnızca bugünkü öğünlerini değil, gelecekteki beslenme alışkanlıklarını da şekillendirir.

Beslenme ve Diyet Uzmanı

Dyt. Zeynep Eren

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Çocuklarda Beslenme – Beslenme Çantasında Neler Olmalı? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 14:05:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/cocuklarda-beslenme-beslenme-cantasinda-neler-olmali-230833-20260906.webp" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/cocuklarda-beslenme-beslenme-cantasinda-neler-olmali-230833-20260906.webp"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/cocuklarda-beslenme-beslenme-cantasinda-neler-olmali-230833-20260906.webp" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[İntihar riskini gösteren işaretlere dikkat!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-intihar-riskini-gosteren-isaretlere-dikkat-11845.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-intihar-riskini-gosteren-isaretlere-dikkat-11845.html</link>
                    <description><![CDATA[Ani ve belirgin davranış değişiklikleri ciddiye alınmalı!]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü dolayısıyla, intihar riskinin erken işaretleri, kişinin sınırlarına saygı gösterirken güvenliğinin gözetilmesi ve kriz sonrasında profesyonel desteğin sürdürülmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

Ani ve belirgin davranış değişiklikleri ciddiye alınmalı!

Psikolojik krizin herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını ifade eden&nbsp;Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu nedenle kişinin alışılmış davranışlarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişikliklere dikkat etmek gerekir.” dedi.

Yoğun umutsuzluk ve çaresizlik ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’, ‘bunun bir anlamı yok’ gibi söylemlerin, sosyal olarak geri çekilme, günlük sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanma, uyku ve iştah değişiklikleri, yoğun suçluluk veya değersizlik duyguları, alkol ya da madde kullanımında artışın önemli uyarı işaretleri olabileceğini dile getiren Tunçel, “Bunun yanında ölümden veya intihardan söz etmek, hayatına son vermeyle ilgili araştırmalar yapmak, önemli kişisel eşyalarını dağıtmak, vasiyet niteliğinde düzenlemeler yapmak ya da yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha doğrudan risk göstergeleri olarak değerlendirilmeli. Burada önemli olan, bu belirtilerin her zaman intihar riski anlamına gelmediğini; ancak&nbsp;birkaçının bir arada görülmesi, yeni başlaması veya kısa sürede belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınması ve profesyonel değerlendirme için desteklenmesi gerektiğini&nbsp;vurgulamaktır.” şeklinde konuştu.

İntihar düşüncesini doğrudan sormak, kişinin aklına intihar fikrini sokmaz!&nbsp;

Daha önce intihar düşüncesinden söz etmeyen bir kişinin davranışlarındaki ani değişikliklerin oldukça ciddiye alınması gerektiğine işaret eden&nbsp;Tunçel, “Bir kişinin daha önce intihardan söz etmemiş olması, risk taşımadığı anlamına gelmez. Bazı kişiler yaşadıkları yoğun sıkıntıyı çevreleriyle paylaşmayabilir veya yardım istemekte zorlanabilir.” dedi.

Özellikle&nbsp;ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma&nbsp;gibi değişikliklerin birlikte görülmesi durumunda bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerektiğine vurgu yapan Tunçel, “Böyle bir durumda kişinin üzerine varsayımlarla gitmek yerine doğrudan ve sakin bir şekilde konuşmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda seni çok zorlanıyor gibi görüyorum. Kendine zarar vermeyi veya hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ diye sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” ifadelerini kullandı.

Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenliği önceliklendirilmeli!&nbsp;

Kriz anında kişinin yanında bulunan biri öncelikle ne yapması ve ne yapmaması gerektiğine değinen&nbsp;Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları söyledi:

“Öncelikle sakin kalmaya ve kişiyi yalnız bırakmamaya çalışmalıyız. Onu yargılamadan dinlemek, yaşadığı acıyı küçümsememek ve ‘Bunu neden yapıyorsun?’, ‘Böyle düşünmek doğru değil’ gibi ifadeler yerine; ‘Bunun senin için ne kadar ağır olduğunu görüyorum’ gibi destekleyici bir dil kullanmak önemli. Kişiye doğrudan intihar düşüncesi veya kendisine zarar verme düşüncesi olup olmadığı sorulabilir. Eğer kişi kendisine zarar verme konusunda&nbsp;yakın ve ciddi bir risk taşıyorsa, güvenliği önceliklendirmek gerekir. Mümkünse kişinin yalnız kalmaması, kendisine zarar verebileceği araçlara erişimin güvenli biçimde sınırlandırılması ve gecikmeden profesyonel/acil yardım alınması önemlidir.

Böyle bir durumda yakın kişinin bütün sorumluluğu tek başına üstlenmesi beklenmemeli. Acil risk varsa yerel acil sağlık hizmetlerinden destek alınmalı;&nbsp;112 Acil Çağrı Merkezi&nbsp;aranarak durum açıkça belirtilmeli. Kaçınılması gereken en önemli şeylerden biri ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı problemi küçümsemek olur. ‘Aileni düşün’, ‘Bunca şeyin varken nasıl böyle düşünürsün?’ ya da ‘Bunu yapacak kadar güçlü değilsin’ gibi ifadeler kişiyi daha da yalnızlaştırabilir.”

Sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmayı gerektirmiyor!&nbsp;

Psikolojik olarak zorlandığı görülen bir kişinin yardım istemeyi reddetmesi durumunda temel ilkenin kişinin özerkliğine saygı gösterirken güvenliğini göz ardı etmemek olduğuna dikkat çeken&nbsp;Tuğçe Tunçel, “Kişi yardım almak istemediğinde onu zorlayıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tutum genellikle faydalı olmaz.” dedi.

Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ama yanında olduğumu bilmeni istiyorum’ şeklinde bir yaklaşımın sürdürülebilir olacağını kaydeden Tunçel, “Ancak intihar riski belirginse bunu yalnızca ‘kendi kararı’ olarak değerlendirmek doğru olmaz. Özellikle kişi kendisine zarar verme niyetinden söz ediyor, bir planından bahsediyor veya yakın zamanda kendisine zarar verme ihtimali yüksek görünüyorsa güvenlik öncelikli hale gelir. Böyle bir durumda kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel veya acil yardım aramasına engel olmamalı. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek,&nbsp;kişiyi tamamen kendi haline bırakmak anlamına gelmez. Bazen en önemli destek, ‘Sen şu anda yardım istemesen bile ben bu süreci seninle birlikte taşıyacağım’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı.

Krizin yatışması, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez!

Krizin yatışmasının, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğine vurgu yapan Tunçel, “Bazen kişi akut olarak sakinleşebilir; ancak krize neden olan depresyon, travma, yoğun kayıp, ilişki sorunları, madde kullanımı veya başka psikolojik güçlükler devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrasında profesyonel değerlendirme ve düzenli takip son derece önemlidir.” dedi.

Kişinin yalnızca o anki güvenliğini sağlamak değil,&nbsp;krizin altında yatan nedenleri anlamak ve uzun vadeli bir destek planı oluşturmak&nbsp;gerektiğini aktaran Tunçel, “Psikoterapi, gerektiğinde psikiyatri değerlendirmesi ve sosyal desteklerin güçlendirilmesi tedavi planının parçaları olabilir. Kişinin yakınlarının da süreçte nasıl destek olabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi faydalıdır. Özellikle kriz sonrasında ‘artık düzeldi’ diyerek takibi bırakmak yerine, kişinin nasıl olduğunu düzenli olarak sormaya ve profesyonel destek sürecini sürdürmesine yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu.

Yardım istemek zayıflık değil!

10 Eylül İntiharı Önleme Günü vesilesiyle, yardım istemekte zorlanan veya kendisini çıkmazda hisseden kişilere önemli bir mesaj veren Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı:

“Şu anda yaşadığınız acı ne kadar yoğun olursa olsun, bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil; zorlayıcı bir dönemden çıkabilmek için atılabilecek en önemli adımlardan biridir.

Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde bütün hayatınızı, bütün sorunlarınızı veya geleceğin tamamını bir anda çözmeniz gerekmiyor. Bazen ilk adım yalnızca güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var!’ diyebilmektir.

10 Eylül bize yalnızca intiharı önlemenin değil, ruhsal sıkıntılar hakkında daha açık konuşabilmenin de önemini hatırlatıyor. İntihar düşüncesi bir ‘dikkat çekme davranışı’ olarak küçümsenmemeli; kişinin yaşadığı yoğun psikolojik acının bir işareti olarak ele alınmalı. Doğru zamanda kurulan bir temas ve doğru yönlendirme, yardım alma sürecinin başlangıcı olabilir.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[İntihar riskini gösteren işaretlere dikkat! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 10:26:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165003_59b6d10ad284d9c5b4222fdcc8661198.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165003_59b6d10ad284d9c5b4222fdcc8661198.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165003_59b6d10ad284d9c5b4222fdcc8661198.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Her 5 çocuktan birinde görülebiliyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-her-5-cocuktan-birinde-gorulebiliyor-11846.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-her-5-cocuktan-birinde-gorulebiliyor-11846.html</link>
                    <description><![CDATA[Doğuştan kulak şekil bozuklukları yalnızca estetik bir sorun olarak görülmemeli. Belirgin kulak farklılıkları, çocukların ilerleyen yaşlarda gözlük veya kulaklık kullanırken güçlük yaşamasına neden olabiliyor. Bazı doğumsal anomalilere işitme kaybı da eşlik edebiliyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Özellikle okul çağında kulağının görünümü nedeniyle akran zorbalığına uğrayan çocuklarda özgüven kaybı, sosyal ortamlardan kaçınma ve fotoğraf çektirmek istememe gibi psikolojik sorunlar gelişebiliyor. Aileler ise doğumdan sonra fark ettikleri şekil farklılığına, “Nasıl olsa büyüdükçe geçer” düşüncesiyle yaklaşarak haftalarca, hatta aylarca bekleyebiliyor. Oysa yaşamın ilk haftalarında kulak kıkırdağının oldukça esnek olması sayesinde bazı şekil bozukluklarının ameliyata gerek kalmadan küçük bir aparat yardımıyla düzeltilebildiğine dikkat çeken&nbsp;Acıbadem Kadıköy Hastanesi (Dr. Şinasi Can) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer, “Bebeğin kulağında doğuştan bir şekil farklılığı fark edildiğinde haftalarca beklenmemeli. Çünkü beklerken ameliyatsız tedavi için en değerli dönem kaybedilebilir” diyor.&nbsp;

Her 5 çocuktan birinde görülebiliyor&nbsp;

Doğuştan kulak şekil bozukluğu, bebeğin dış kulağının doğumdan itibaren normal anatomik görünümünden farklı olması olarak tanımlanıyor. Bu sorun yaklaşık her 5 çocuktan birinde görülebiliyor ancak hafif şekil bozuklukları yenidoğan muayenesinde gözden kaçabiliyor. Kulağın dışa doğru belirgin olması, üst bölümünün öne veya aşağı doğru katlanması, kulak kenarı kıvrımlarının düzensizliği, üst kısımda fazladan bir kıkırdak kıvrımı bulunması, kulak çanağındaki kıkırdağın farklı biçimlenmesi veya kulağın dar ve büzüşmüş görünmesi bu bozukluklar arasında yer alıyor.

“Büyüdükçe düzelir” düşüncesi fırsat kaybettirebilir&nbsp;

Ameliyatsız kulak şekillendirme tedavisinde zaman büyük önem taşıyor. En uygun dönemi doğumdan sonraki ilk günler ve haftalar, özellikle de ilk 1-2 hafta oluşturuyor. Yenidoğan döneminde anneden geçen östrojen hormonunun etkisiyle kulak kıkırdağı daha yumuşak, esnek ve şekillendirilebilir oluyor. Hormon etkisinin azalmasıyla kıkırdak haftalar içinde giderek sertleşiyor.

Bazı hafif şekil bozukluklarının kendiliğinden düzelebileceğini, ancak hangilerinin kalıcı olacağının önceden kesin olarak bilinemediğini vurgulayan Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer, “Ailelerin, ‘Biraz bekleyelim, büyüdükçe düzelir’ yaklaşımıyla hareket etmesini önermiyoruz. Ne kadar erken değerlendirme yapılırsa ameliyatsız tedaviden yararlanma olasılığı o kadar artar. Tedaviye geç başlandığında uygulama daha uzun sürebilir ve alınacak sonuç azalabilir. İki aydan sonra her bebek için tedavi şansının tamamen ortadan kalktığını söylemek doğru değildir; ancak yaş ilerledikçe yöntemin etkinliği genel olarak düşer” bilgisini paylaşıyor.

Her şekil bozukluğu işitme kaybı anlamına gelmiyor, ama…

Yalnızca dış kulağın biçimini ilgilendiren birçok şekil bozukluğunda işitme tamamen normal olabiliyor. Ancak dış kulak yolunun gelişmediği ya da dar olduğu ve kulağın bazı yapılarının eksik geliştiği daha kapsamlı doğumsal anomalilere işitme sorunları eşlik edebiliyor. Bu nedenle belirgin bir doğumsal kulak farklılığı bulunan bebeklerde yenidoğan işitme taramasının yapılması, uzman tarafından değerlendirilmesi, gerektiğinde ayrıntılı odyolojik değerlendirmeye başvurulması kritik önem taşıyor.”

Akran zorbalığına maruz kalabiliyorlar!

Belirgin kulak farklılıkları okul çağında çocuğun akranları tarafından alay edilmesine, kendisine lakap takılmasına veya zorbalığa uğramasına neden olabiliyor. Bu durumun çocukta psikolojik bir travma yaratabildiğini belirten Dr. Tamer, “Çocuklarda özgüven sorunları ve sosyal ortamlardan kaçınma görülebiliyor. Bazı çocuklar kulaklarını sürekli saçlarıyla kapatmaya çalışıyor, fotoğraf çektirmek istemeyebiliyor. Gözlük ve kulaklık kullanımını da güçleştirebiliyor. Bu nedenle doğuştan kulak şekil bozuklukları sadece estetik açıdan değerlendirilmemeli; çocuğun psikososyal gelişimi de göz önünde bulundurulmalıdır” diyor.&nbsp;

&nbsp;

Kesi ve dikiş gerektirmiyor

Dr. Tamer, ameliyatsız tedavi sürecini de şöyle anlatıyor: “Kulak kıkırdağı ve deri dokusunun mevcut olduğu, ancak kulağın biçiminin bozulduğu uygun durumlarda yenidoğan döneminde ameliyatsız kulak şekillendirme yönteminden yararlanılabiliyor. Yenidoğanın kulağına uygun, küçük ve hafif bir şekillendirme sistemi kullanılıyor. Kulağın çevresine ve gerekli anatomik noktalara yerleştirilen parçalar, anatomik kıvrımları doğru pozisyonda tutarak, kıkırdağa kontrollü ve sürekli bir yönlendirme sağlıyor. Böylece kıkırdağın zaman içinde hedeflenen biçime uyum göstermesi amaçlanıyor.” Uygulamada kesi ve dikiş bulunmazken, yöntem hiçbir şekilde ağrıya neden olmuyor.&nbsp;

Dr. Tamer “Amaç kulağı zorla bükmek veya kıkırdağa zarar vermek değil; doğal kıvrımları doğru pozisyonda tutmaktır. Tedavi bebeğin kulak yapısına göre hekim tarafından planlanır. Uygulama süresi &nbsp;yarım saat sürerken, tedavi süresi ise şekil bozukluğunun türüne göre genelde birkaç hafta sürer. Erken başlanan tedavide süre kısalabilir, başarı oranı uygun hastalarda yüzde 90’a ulaşabilir. Ancak başarı, şekil bozukluğunun türüne, tedavi yaşına ve uygulamanın düzenli sürdürülmesine bağlıdır” diyor.&nbsp;

Ebeveynler kulağa şekil vermeye çalışmamalı!

Ameliyatsız yöntem; belirgin kepçe kulak görünümü, kulağın üst bölümünün katlanması, kulak kenarındaki bazı kıvrım bozuklukları ve uygun daralmış kulak deformitelerinde uygulanabiliyor. Ancak kulak dokusunun belirgin biçimde eksik olduğu yapısal anomalilerde aynı başarı beklenmiyor. Bu nedenle her doğuştan kulak şekil bozukluğunun aparatla düzeltilebileceği düşünülmemeli; bebeğin yönteme uygun olup olmadığı hekim tarafından belirlenmeli.

Tedavi sırasında aparatın bulunduğu bölgenin temiz ve kuru tutulması, sistemin aile tarafından çıkarılmaması veya yerinin değiştirilmemesi gerekiyor. Ciltte belirgin kızarıklık, yara, tahriş, şişlik ya da akıntı gelişirse hekime başvurulması önem taşıyor. Düzenli kontrollerde hem kulağın aldığı şekil hem de cildin durumu değerlendiriliyor ve gerektiğinde sistem yeniden ayarlanıyor.

Evde gelişigüzel bantlama yapılmaması gerektiği uyarısında bulunan Dr. Reyhan Tamer, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Aileler kulağı bastırarak veya farklı materyaller kullanarak kendileri şekil vermeye çalışmamalı. Doğru yaklaşım; şekil farklılığını erken fark etmek, işitmeyi değerlendirmek, sorunun türünü belirlemek ve uygun tedaviyi hekim takibinde, doğru zamanda planlamaktır.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Her 5 çocuktan birinde görülebiliyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 09:06:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165108_f0c538edb124636bf30ddd7823eb738f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165108_f0c538edb124636bf30ddd7823eb738f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165108_f0c538edb124636bf30ddd7823eb738f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Aynı Ailede Birden Fazla Kanser: Kalıtsal mı, Ailesel mi?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-ayni-ailede-birden-fazla-kanser-kalitsal-mi-ailesel-mi-11847.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-ayni-ailede-birden-fazla-kanser-kalitsal-mi-ailesel-mi-11847.html</link>
                    <description><![CDATA[ “Ailemizde çok fazla kanser hastası var, bende de kanser çıkacak diye çok korkuyorum.” Ailesinde kanser öyküsü bulunan pek çok kişi benzer bir endişe yaşıyor. Peki ailede kanser görülmesi, kişinin de mutlaka kanser olacağı anlamına mı geliyor?

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Bu noktada sıklıkla birbiriyle karıştırılan “ailesel” ve “kalıtsal” kanser kavramlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Kalıtsal kanserler, tüm kanserlerin yalnızca yüzde 5-10’unu oluşturuyor ve ebeveynlerden aktarılan belirli genetik değişikliklerle ilişkili olarak ortaya çıkıyor. Ailesel kanserlerde ise tablo daha farklı. Aynı ailede birden fazla kişide kanser görülmesinde genetik yatkınlığın yanı sıra ortak yaşam koşulları ve çevresel faktörler de rol oynayabiliyor.

Aile üyelerinin yalnızca genlerini değil; aynı sofrayı, evi, mahalleyi, yaşam alışkanlıklarını ve benzer çevresel maruziyetleri de paylaştığına dikkat çeken&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız, “Bu nedenle ailede tekrarlayan kanserlerin önemli bir kısmı ‘ailesel’ olmakla birlikte ‘kalıtsal’ değildir” diyor.

Ailede kanser öyküsü bulunmasının tek başına kanser gelişeceği anlamına gelmediğini vurgulayan&nbsp;Dr. Sarıyıldız, ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerin risklerini daha doğru değerlendirebilmeleri ve yönetebilmeleri için 4 önemli adımı paylaşıyor.

KANSERLE İLGİLİ BİLİNEN O BÜYÜK YANLIŞ!

Toplumda kanserle ilgili bilinen en büyük yanlışlardan biri kanserlerin genetik olduğu inancı. Oysa tanı konulan tüm kanser vakalarının yalnızca yüzde 5 ile 10’u genetik. Bunun diğer bir anlamı her 100 kanser vakasından 90 ile 95’i ömrümüz boyunca hücrelerimizde biriken hasarların, çevresel etkenlerin ve yaşam tarzının ortak ürünü. Buna rağmen ailesinde kanser öyküsü olan pek çok kişi sıklıkla şikayetlerine göre değil, korkuyla şu soruyu soruyor: “Ailemde çok fazla kanser tanısı alan var, bende mi kanser olacağım?”

Bir ailede birden fazla kişide kanser görülmesinin, kanserin mutlaka kalıtsal olduğu anlamına gelmediğini belirten&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız, “Aile üyeleri yalnızca genetik özelliklerini değil; yaşam alanlarını, beslenme düzenlerini, alışkanlıklarını ve benzer çevresel maruziyetleri de paylaşır. Örneğin aynı evde büyüyen kardeşler yıllarca aynı sigara dumanına maruz kalabilir; benzer beslenme, kilo ve fiziksel aktivite alışkanlıkları geliştirebilir. Dolayısıyla aynı ailede birden fazla kanser vakasının görülmesi her zaman kalıtsal bir genetik değişikliğe işaret etmez. Bu nedenle ailede tekrarlayan kanserlerin önemli bir kısmı ‘ailesel’ olmakla birlikte ‘kalıtsal’ değildir” diyor.

AİLESEL VE KALITSAL ARASINDAKİ TEHLİKELİ FARK!

“Ailesel” ve “kalıtsal” kanser kavramları, sıklıkla birbiriyle karıştırılsa da farklı anlamlar taşıyor.&nbsp;Ailesel kanserlerde, aynı ailede birden fazla kanser vakasının görülmesinde ortak yaşam tarzı, çevresel maruziyetler ve genetik yatkınlık gibi birden fazla faktör rol oynayabiliyor.&nbsp;Kalıtsal kanser sendromlarında&nbsp;ise kişiye anne veya babasından aktarılan, doğuştan taşınan belirli bir genetik değişiklik söz konusu oluyor.

Bu iki kavramın birbirine karıştırılmasının gereksiz kaygıya ya da tam tersine risklerin göz ardı edilmesine yol açabileceği uyarısında bulunan&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız, “Ailesel kanser öyküsü bulunan kişilerde yaşam tarzının düzenlenmesi ve kişiye uygun sağlık taramalarının ihmal edilmemesi önem taşıyor. Kalıtsal kanser sendromlarında ise kişinin taşıdığı genetik riske göre daha erken yaşta başlayan ve daha yakın aralıklarla uygulanan tarama programlarının yanı sıra gerekli durumlarda risk azaltıcı ilaç veya cerrahi seçenekler de değerlendirilebiliyor” diyor.

BU LİSTEDEKİLERDEN BİRİ BİLE SİZDE VARSA…&nbsp;

Tek başına "annemde kanser vardı" cümlesinin kanser riskini belirlemede yeterli olmadığını belirten&nbsp;Dr. Sarıyıldız, “Asıl belirleyici olan tanı yaşı, kanserin türü, akrabaların aynı soy hattında olup olmadığı ve belirli kanser kombinasyonlarıdır” diyor ve kanser riskinde kırmızı alarm anlamına gelen senaryoları sıralıyor;&nbsp;

Yakın akrabada 50 yaşından önce konulmuş meme, kolon, rahim ya da yumurtalık kanseri tanısı,&nbsp; Anne ya da baba tarafında, aynı soy hattında iki ve daha fazla akrabada aynı ya da ilişkili kanser türü,&nbsp; Tek bir kişide birden fazla bağımsız kanser; örneğin meme, yumurtalık, kolon, rahim,&nbsp; Her iki memede ya da her iki böbrekte ayrı ayrı ortaya çıkmış tümörler,&nbsp; Erkekte meme kanseri,&nbsp; Herhangi bir yaşta yumurtalık kanseri, genç yaşta pankreas ya da mide kanseri,&nbsp; Ardışık üç kuşakta tekrar eden tanılar, Ailede daha önce saptanmış bir gen değişikliği; BRCA1, BRCA2, Lynch sendromu genleri ya da TP53 gibi,&nbsp; Kolonda çok sayıda polip öyküsü ya da nadir tümör türleri.

Bu listedeki maddelerden bir tanesinin dahi varlığında aile öyküsünün ayrıntılı alınması gerektiğini belirten&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız, “Hatta gerekiyorsa genetik danışmanlığa yönlendirilmelidir. Ancak hiçbiri yoksa, aile öyküsündeki üç dört vaka çoğu zaman yaş, çevre ve tesadüflerin toplamıdır” diyor.&nbsp;

KANSERDE EN TEHLİKELİ YANILGI “NASIL OLSA GENETİK”

Kalıtsal kanser sendromları içinde en iyi tanınanlar, meme ve yumurtalık kanseriyle ilişkili BRCA1 ve BRCA2 gen değişiklikleri ile kolon ve rahim kanseriyle ilişkili Lynch sendromu olduğunu ifade eden&nbsp;Dr. Erkan Sarıyıldız, “Ancak bu gen değişikliklerini taşımak da yüzde yüz kanser riski anlamına gelmez. Aynı gen değişikliğini taşıyan iki kız kardeşten biri hastalanırken diğeri ömrünü hastalanmadan tamamlayabilir” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

Dr. Erkan Sarıyıldız&nbsp;, ailesinde kanser öyküsü olan kişilerde en yaygın ve zararlı yanılgılardan biri “nasıl olsa genetik” denilerek yaşam tarzı değişikliklerinin önemsenmemesi. Kalıtsal yükü olan kişilerde bile sigara, alkol, bel çevresinde biriken yağ, hareketsizlik, işlenmiş gıda ağırlıklı beslenme ve kronik uyku bozukluğunun riski yükselttiğini, bu etkenlerin düzeltildiğinde riskin anlamlı şekilde azaldığını ifade ediyor.&nbsp;

&nbsp;

AİLEDE KANSER ÖYKÜSÜ OLANLAR İÇİN RİSKİ YÖNETEN 4 ADIM&nbsp;

&nbsp;Aile ağacınızı yazın ve burada anne-baba tarafının olduğu üç kuşakta bulunan kanser türü, tanı yaşı, yaşayan ve vefat eden akrabaları not edin. Bu bilgiyi hekiminize götürün ve standart taramanın sizin için yeterli olup olmadığını sorun.&nbsp; Yukarıdaki listede bulunan kırmızı alarm durumlarından biri varsa genetik danışmanlık alın. &nbsp; Sigarayı bırakın, alkolü sınırlayın, bel çevrenizi kontrol altında tutun, haftada en az 150 dakika hareket edin.&nbsp; HPV ve Hepatit B aşılarını aile öyküsünden bağımsız olarak, bazı kanser&nbsp;türlerinden korunmanın önemli bir parçası olarak değerlendirin.

Aile öyküsünün bir tehdit olmadığını, doğru okunduğunda bir yol haritası olduğunu belirten&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız&nbsp;“Sorulması gereken soru "bende de olacak mı" değil, "benim için doğru tarama hangisi ve ne zaman başlamalı" sorusudur. Kanserin erken yakalandığında büyük ölçüde tedavi edilebildiği bir çağdayız. Aile öyküsü bize tam da bu şansı sağlayan bilgiyi verir. Onu korkuya değil, sağlıklı yaşam planına dönüştürmek gerekir” diyor.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Aynı Ailede Birden Fazla Kanser: Kalıtsal mı, Ailesel mi? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 08:51:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165129_d7e7be67b6dee22fd8d50ae53d760aae.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165129_d7e7be67b6dee22fd8d50ae53d760aae.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/09092026165129_d7e7be67b6dee22fd8d50ae53d760aae.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dr. Sılay: Sigara günümüzde önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-dr-silay-sigara-gunumuzde-onlenebilir-olum-nedenleri-arasinda-ilk-siralarda-yer-almaktadir-11837.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-dr-silay-sigara-gunumuzde-onlenebilir-olum-nedenleri-arasinda-ilk-siralarda-yer-almaktadir-11837.html</link>
                    <description><![CDATA[Aile Hekimi Dr. Yavuz Selim Sılay, sigaranın yalnızca akciğerleri değil, vücudun hemen her organını etkilediğini belirterek, nikotin bağımlılığının profesyonel destekle aşılabileceğini söyledi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Aile Hekimi Dr. Yavuz Selim Sılay, sigaranın sağlık üzerindeki yıkıcı etkileri ve bağımlılıkla mücadele yöntemlerine ilişkin İLKHA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Sigaranın önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer aldığını belirten Dr. Sılay, sigara dumanında bulunan binlerce kimyasal maddenin kanserden kalp-damar hastalıklarına kadar birçok ciddi sağlık sorununa yol açtığını söyledi. Ayrıca sigarayı bırakmanın her yaşta mümkün olduğunu ve profesyonel destekle başarı oranının önemli ölçüde arttığını ifade etti.

Dr. Sılay, "Sigaranın sağlık üzerindeki etkileri ve bağımlılıkla mücadele en önemli milli meselelerimizden biridir. Sigaranın vücuda çok ciddi etkileri var. Sigara, günümüzde önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Bir aile hekimi olarak sigaranın neden olduğu hastalıkları neredeyse her gün görmekteyiz. Birçok kişi sigaranın yalnızca akciğerleri etkilediğini düşünse de gerçekte sigara vücudun hemen her organına zarar vermektedir. Sigara dumanında 7 binden fazla kimyasal madde bulunmaktadır. Bunların yüzlercesi zararlı, onlarcası ise doğrudan kanser yapıcı özelliktedir. Sigara içildiğinde nikotin saniyeler içerisinde beyne ulaşırken karbonmonoksit kandaki oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Uzun süreli sigara kullanımı akciğer kanseri, gırtlak kanseri, ağız kanseri, yemek borusu kanseri, mesane kanseri ve pankreas kanseri gibi birçok kanser türünün riskini artırmaktadır. Bunun yanında KOAH, kronik bronşit, amfizem, kalp krizi, felç ve damar tıkanıklıkları da sigaranın neden olduğu ciddi hastalıklar arasındadır. Sigaranın etkileri sadece uzun vadede ortaya çıkmaz. Sigara içildikten dakikalar sonra kalp hızı artar, tansiyon yükselir ve damarlar daralmaya başlar. Yıllar içerisinde ise bu etkiler kalıcı hasarlara dönüşebilir. Ayrıca pasif içicilik de önemli bir halk sağlığı sorunudur. Sigara içmeyen bireyler de sigara dumanına maruz kaldıklarında benzer sağlık riskleriyle karşı karşıya kalabilmektedir. O yüzden lütfen sigara içenler en azından içmeyenlere saygı göstersin." dedi.

"Nikotin, beyindeki ödül merkezlerini uyararak dopamin salgılanmasına neden olur"

Sigara bağımlığı nasıl oluştuğuyla ilgili Dr. Sılay, "Sigarayı bırakmayı zorlaştıran temel unsur nikotin bağımlılığıdır. Nikotin, beyindeki ödül merkezlerini uyararak dopamin salgılanmasına neden olur. Dopamin kişide kısa süreli rahatlama, keyif ve ödüllendirilme hissi oluşturur. Ancak bu etki geçici olduğu için kişi aynı hissi tekrar yaşayabilmek amacıyla yeniden sigara içmek ister. Zaman içerisinde beyin nikotine alışır ve aynı etkiyi oluşturabilmek için daha fazla nikotine ihtiyaç duyar. Böylece bağımlılık gelişir. Sigara bağımlılığı yalnızca fiziksel değildir. Aynı zamanda psikolojik ve davranışsal boyutları da vardır. Sabah kahveyle birlikte sigara içmek, stresli anlarda sigaraya yönelmek veya arkadaş ortamlarında sigara kullanmak zamanla alışkanlık haline gelir. Bu nedenle sigarayı bırakmak sadece nikotini bırakmak değil, yıllar içerisinde oluşmuş davranış kalıplarını da değiştirmeyi gerektirir. O zaman gerçekten bırakabiliriz." ifadelerine yer verdi.

"Sigarayı bırakmak mümkündür"

"Sigara bırakma yöntemleri ne kadar etkili?" sorusuna Dr. Sılay, şu şekilde cevap verdi:

"Sigarayı bırakmak mümkündür ve bırakmanın her yaşta önemli sağlık faydaları vardır. Yeter ki siz kafanızda bitirmeyi niyetlenin. Birçok kişi sigarayı kendi iradesiyle bırakabilmektedir ancak profesyonel destek alındığında başarı oranları belirgin şekilde artmaktadır. Nikotin sakızları, nikotin bantları, bazı reçeteli ilaçlar ve davranış değişikliği programları sigara bırakma sürecinde etkili yöntemlerdir. Ayrıca sigara bırakma poliklinikleri bireylere önemli destek sağlamaktadır. Çoğu zaman kişiler ilk denemede başarılı olamayabilir. Bu önemli değil. Bu durum başarısızlık olarak değerlendirilmemelidir. Araştırmalar sigarayı tamamen bırakan birçok kişinin daha önce birkaç başarısız deneme yaşadığını göstermektedir. Önemli olan her başarısız denemeyi bir öğrenme süreci olarak görmek ve tekrar denemekten vazgeçmemektir."

"Sigarayla mücadelede en etkili yöntem gençlerin sigaraya hiç başlamamasını sağlamaktır"

Gençleri sigara belasından nasıl koruyacağıyla ilgili de Dr. Sılay, "Sigarayla mücadelede en etkili yöntem gençlerin sigaraya hiç başlamamasını sağlamaktır. Araştırmalar sigara kullanan yetişkinlerin büyük kısmının sigaraya 18 yaşından önce başladığını göstermektedir. Bu nedenle çocukluk ve ergenlik dönemi kritik öneme sahiptir. Ailelerin rol model olması gerekmektedir. Evde sigara içilen ortamlarda büyüyen çocukların sigaraya başlama riski daha yüksektir. Okullarda bağımlılık konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı, gençlerin spor, sanat ve sosyal faaliyetlere yönlendirilmesi desteklenmelidir. Son yıllarda elektronik sigaraların ve çeşitli nikotin ürünlerinin gençler arasında yaygınlaşması da ayrı bir risk oluşturmaktadır. Elektronik sigaraların masum olduğu düşüncesi doğru değildir. Bu ürünler de bağımlılık geliştirebilmekte ve sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Özellikle farklı kokularla insanları aldatıyorlar." diye konuştu.

"Her bırakılan sigara, daha sağlıklı ve daha uzun bir yaşam için atılmış önemli bir adımdır"

"Devlet politikaları yeterli mi? Türkiye sigarayla mücadelede dünyada önemli adımlar atan ülkeler arasında yer almaktadır." diyen&nbsp;Dr. Sılay, sözlerinin şöyle tamamladı:

"Kapalı alanlarda sigara yasağı, paketler üzerindeki sağlık uyarıları, reklam yasakları ve vergi uygulamaları sigara kullanımının azaltılmasına katkı sağlamıştır. Ancak mücadele halen devam etmektedir. Özellikle gençleri hedef alan dolaylı reklamlar, elektronik sigaralar ve sosyal medya üzerinden yapılan özendirici paylaşımlar yeni risk alanları oluşturmaktadır. Sigarayla mücadelede sağlık sistemi, eğitim kurumları, medya kuruluşları ve aileler birlikte hareket etmek zorundadır. Unutulmamalıdır ki sigarayı bıraktıktan sadece 20 dakika sonra vücutta olumlu değişiklikler başlamaktadır. Birkaç hafta içerisinde dolaşım sistemi düzelmeye başlar, birkaç yıl içerisinde kalp-damar hastalığı riski önemli ölçüde azalır. Sigarayı bırakmak için hiçbir zaman geç değildir. Her bırakılan sigara, daha sağlıklı ve daha uzun bir yaşam için atılmış önemli bir adımdır."&nbsp;(İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dr. Sılay: Sigara günümüzde önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 13:17:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026214532_a8a3f2eab5af214447b43d4249dabf92.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026214532_a8a3f2eab5af214447b43d4249dabf92.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026214532_a8a3f2eab5af214447b43d4249dabf92.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Çay ve kahve tüketiminin kemik sağlığına etkisi var mı?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-cay-ve-kahve-tuketiminin-kemik-sagligina-etkisi-var-mi-11827.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-cay-ve-kahve-tuketiminin-kemik-sagligina-etkisi-var-mi-11827.html</link>
                    <description><![CDATA[Uzmanlar, kemik sağlığında tek başına çay ve kahve tüketimine odaklanmak yerine yeterli ve dengeli beslenme, kalsiyum ve D vitamini gereksiniminin karşılanması ile kişinin sağlık durumuna uygun fiziksel aktivitenin birlikte değerlendirilmesinin önem taşıdığını belirtiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Hakan Özer, kemik sağlığının tek bir besin ya da içecekle açıklanamayacağını belirterek, çay ve kahve tüketiminin de kişinin genel beslenme düzeni ve yaşam tarzı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Kahvenin, günlük yaşamın en yaygın alışkanlıklarından biri olduğunu söyleyen Özer, "Ancak yaş ilerledikçe kemik sağlığının korunmasında yalnızca kalsiyum ve D vitamini değil, günlük beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıklarının bütünü önem taşıyor. Özellikle ileri yaşlarda ve menopoz sonrası dönemde yüksek kafein tüketiminin kemik sağlığı üzerindeki olası etkileri dikkat çekiyor." dedi.

Kemik yoğunluğu yaşla birlikte neden önem kazanıyor?

Özer, "Kemik dokusu yaşam boyunca sürekli olarak yenilenir. Yeni kemik yapımı ile mevcut kemik dokusunun yıkımı arasındaki denge, kemik kütlesinin korunmasında önemli rol oynar. Yaşın ilerlemesiyle birlikte bu denge değişebilir ve kemik kaybı hızlanabilir. Kadınlarda, menopoz sonrasında hormonal değişikliklerin de etkisiyle kemik mineral yoğunluğundaki azalma daha belirgin hale gelebilir." ifadelerini kullandı.

Kemiğin mineral yoğunluğunun azalmasının, osteoporoz ve buna bağlı kırık riskinin değerlendirilmesinde önemli göstergelerden biri olduğunu aktaran Özer, "Yaş, genetik özellikler, beslenme, fiziksel aktivite, sigara ve alkol kullanımı, bazı hastalıklar ve kullanılan ilaçlar bu süreçte birlikte değerlendirilmelidir." diye ekledi.

Kahve tüketiminde miktar önemli 

Özer, kahve tüketimi ile kemik sağlığı arasındaki ilişkinin yalnızca içilen fincan sayısıyla açıklanabilecek kadar basit olmadığını; günlük alınan toplam kafein miktarı ve kişinin beslenme alışkanlıklarının da önem taşıdığını kaydetti.

Özer, "Sağlıklı yetişkinler için günlük toplam kafein alımının 400 mg'ı aşmaması genel bir referans olarak kabul edilmektedir. Ancak bir fincan kahvedeki kafein miktarı; kahvenin türüne, hazırlanma yöntemine ve porsiyon büyüklüğüne göre önemli ölçüde değişebilir. Bu nedenle günlük tüketimi değerlendirirken yalnızca fincan sayısına değil, toplam kafein alımına da dikkat edilmelidir." değerlendirmesinde bulundu.

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Hakan Özer, şöyle devam etti:

"Ölçülü kahve tüketiminin tek başına kemik mineral yoğunluğunu azalttığını ya da osteoporoza neden olduğunu söylemek doğru değildir. Bununla birlikte yüksek miktarda kafein tüketimi, özellikle ileri yaşlarda veya kemik kaybı açısından ek risk faktörleri bulunan kişilerde dikkate alınması gereken yaşam tarzı unsurlarından biri olabilir.

Bu nedenle amaç kahveyi tamamen bırakmak değil; tüketim miktarını kişinin yaşı, beslenmesi ve bireysel risk faktörleri ile birlikte değerlendirmektir.

Kafeinin kemik sağlığı açısından gündeme gelmesinin nedenlerinden biri kalsiyum metabolizması üzerindeki olası etkileridir. Yüksek miktarda kafein tüketiminin kalsiyum emilimi ve vücuttaki kalsiyum dengesi üzerinde sınırlı bir etkisi olabileceği düşünülmektedir. 

Bu etkinin kişinin günlük kalsiyum alımı ve genel beslenme düzenine göre değişebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Tek başına kahve tüketimine odaklanmak yerine yeterli ve dengeli beslenme, kalsiyum ve D vitamini gereksiniminin karşılanması ile kişinin sağlık durumuna uygun fiziksel aktivitenin birlikte değerlendirilmesi önem taşır."

Çay içmek kemikleri korur mu?

Çayın içerdiği kateşinler ve diğer biyoaktif bileşenlerin kemik metabolizması üzerindeki etkilerinin de bilimsel olarak incelendiğini aktaran Özer, "Çay tüketimi ile kemik mineral yoğunluğu arasında olumlu bir ilişki olabileceğine yönelik bulgular bulunmakla birlikte, çayı osteoporozdan koruyan bir içecek olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu nedenle kemik sağlığı amacıyla çay tüketimini artırmak yerine beslenme ve yaşam tarzının bütününe odaklanılması gerekir." dedi.

Kemik sağlığında bütüncül yaklaşım önemli

Op. Dr. Hakan Özer, kemik sağlığının birçok faktörden etkilendiğini belirterek şu değerlendirmede bulundu:

“İleri yaşlarda kemik kaybını yalnızca kahve tüketimi gibi tek bir alışkanlık üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Genetik özellikler, yaş, menopoz, beslenme düzeni, fiziksel aktivite düzeyi, sigara ve alkol kullanımı, bazı kronik hastalıklar ve kullanılan ilaçlar kemik sağlığını birlikte etkileyebilir. Özellikle yüksek miktarda kafein tüketen kişilerde günlük kalsiyum alımı ve genel beslenme düzeninin de göz önünde bulundurulması önemlidir.

Kahveden tamamen vazgeçmek yerine tüketim miktarının genel beslenme ve yaşam tarzı içerisinde değerlendirilmesi önem taşıyor. Kemik mineral yoğunluğu, osteoporoz ve kırık riski ise kişinin yaşı ve bireysel risk faktörleri doğrultusunda sağlık profesyonelleri tarafından değerlendirilmelidir." (İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Çay ve kahve tüketiminin kemik sağlığına etkisi var mı? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 11:20:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026155411_5d86c38a712896577329148a9bd97d08.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026155411_5d86c38a712896577329148a9bd97d08.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026155411_5d86c38a712896577329148a9bd97d08.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Lohusa kadının yalnız bırakılmaması önemli!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-lohusa-kadinin-yalniz-birakilmamasi-onemli-11817.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-lohusa-kadinin-yalniz-birakilmamasi-onemli-11817.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, doğum sonrası depresyon ve postpartum psikozun risk faktörleri, belirtileri ve tedavisinin yanı sıra lohusa dönemde anneye verilen aile desteğinin koruyucu rolü hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Lohusa kadının yalnız bırakılmaması önemli!

Kültürümüzde lohusa kadının özellikle ilk günlerde yalnız bırakılmamasının gerçekten önemli olduğuna dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, “İlk dönemde kadın kendini çok yalnız hissederse depresyona, hatta psikoza girme riski artar.” dedi.

Bu süreçte mutlaka yanında yardımcı birilerinin bulunması gerektiğini kaydeden&nbsp;Prof. Dr. Beştepe, “Annenin bebeğin ilk bakımında yalnız kalmadığını hissetmesi gerekir.&nbsp;Emzirmenin öğretilmesi, çocuğun beslenmesi, altının değiştirilmesi ve huyuna alışılması önemlidir. Zira her çocuk birbirinin aynısı olmaz, bazı çocuklar biraz daha huzursuz olabilir. Buna alışma sürecinde yanında yardımcı birilerinin bulunması her zaman çok değerlidir. Bunu kültürümüzün iyi alışkanlıklarından biri olarak değerlendiriyorum; çünkü oldukça koruyucudur. Zaten kültürümüzde bilindiği üzere ‘kırkı çıkarmak’ geleneği vardır. Çocuk kırkı çıkana kadar genellikle evden pek çıkarılmaz. Anne, anneanne, babaanne gibi kadın yakınları başta olmak üzere destek olurlar. Bu çok önemli bir destektir.” şeklinde konuştu.

Babanın desteği, önemli bir koruyucu rol oynuyor!

Doğum sonrası dönemde babanın desteğinin de önemli bir koruyucu faktör olduğunu ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, “Çocuk yalnızca annenin değil, ailenin çocuğudur. Babanın da anne kadar sürece yakın olması gerekir.” dedi.

Kadının eşinden destek görmesinin, anlaşıldığını hissetmesinin ve yalnız bırakılmamasının depresyon açısından koruyucu olduğunu aktaran&nbsp;Prof. Dr. Beştepe, “Bu desteklerin mevcut olması halinde kadının postpartum depresyona girme ihtimali oldukça azalır.” ifadelerini kullandı.&nbsp;

Olağan dışı durumlardan bahsetmeye başlayan annelerin hastaneye götürülmesi gerekir!

Doğum sonrası bazı belirtilerin acil yardım gerektirdiğine işaret eden&nbsp;Prof. Dr. Beştepe, şunları söyledi:

“Annenin yoğun uykusuzluk çekmeye başlaması, çocukla ilgili endişeleri konusunda hiç ikna edilemez hale gelmesi, örneğin çocuğunu besleyemediğine kesin olarak inanması, sürekli ve durdurulamaz biçimde ağlaması, iştahının kesilmesi, bebekle ilgili sıra dışı düşünceler geliştirmesi ve duygu değişimlerinin çok fazla olması halinde dikkatli olunmalı. Özellikle gerçek dışı veya olağan dışı durumlardan bahsetmeye başlayan annelerin mutlaka hastaneye götürülmesi gerekir.”

Annenin yükü tek başına üstlenmesi doğum sonrası depresyon riskini artırıyor!

Doğum sonrası depresyonu etkileyen birçok faktör olduğuna değinen&nbsp;Prof. Dr. Beştepe, “Bunların en önemlilerinden biri annenin bebeği isteyip istemediği ve bebeğin planlı olup olmadığıdır. Anne yaşının küçük veya çok ileri yaşta olması da etkileyen faktörler arasında yer alır. Bu durumlarda kişiler çok stresli olabilir.” dedi.

Düşük sosyoekonomik düzey ve sosyal destek yetersizliğinin doğum sonrası depresyon olasılığını artırdığını kaydeden&nbsp;Prof. Dr. Beştepe,&nbsp;baba desteğinin olmaması, annenin her şeye tek başına yetişmeye çalışması ve bekar annelerde doğum sonrası depresyonun daha sık görüldüğünü belirtti.

Postpartum psikoz, bebeğe ve anneye zarar verme riski taşıyan ağır bir tablo!

Postpartum psikozun postpartum depresyondan oldukça farklı ve çok daha ağır bir tablo olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, “Bunu kişinin gerçeklikle olan bağının bütünüyle kopması olarak tanımlayabiliriz. Genellikle duygudurum bozuklukları zemininde gelişir, depresyon, mani veya doğrudan bir psikoz tablosunun başlangıcı olabilir.” dedi.

Postpartum psikozun en temel ayırt edici özelliğinin gerçeklik algısının tamamen yitirilmesi ve sanrı ile varsanımların eşlik etmesi olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Engin Beştepe, şöyle devam etti:

“Kişinin gerçekte olmayan görüntüler görebilir, sesler duyabilir ve bu algıların doğrultusunda hareket edebilir. Çoğunlukla bebeğe ve kendine zarar verme düşünceleri de eşlik edebilir ki bu tablonun en kritik özelliğidir.&nbsp;

Bu durumda mutlaka yatarak tedavi uygulanması gerekir; ayakta tedavi uygulanamaz. Annenin içinde bulunduğu klinik durum nedeniyle güvenlik gerekçesiyle bebekten geçici olarak ayrılması gerekir. Postpartum psikoz oldukça ağır bir tablodur ancak depresyona kıyasla daha nadir görülür.”&nbsp;

‘Al karası’, postpartum psikozun geleneksel kültürümüzdeki karşılığı!

Halk arasında ‘al basması’ veya ‘al karası’ olarak anlatılan durumların postpartum psikozla ilişkili olabileceğine işaret eden&nbsp;Prof. Dr. Beştepe, “Bu inanış postpartum psikozun geleneksel kültürümüzdeki karşılığıdır.” dedi.

Bu anlamda sağduyulu bir kültürel geleneğe sahip olduğumuzu düşündüğünü ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Beştepe, “Kırkı çıkmamış lohusaların yalnız bırakılmaması hem depresyon hem de al basması riskine karşı koruyucudur. Eski kadınlar ve ebeler bu durumun farkında olarak tedbirli yaklaşıyor.” Diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Lohusa kadının yalnız bırakılmaması önemli! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 10:19:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026133120_ac024d3a271f4f1d42bd48dc635bcce1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026133120_ac024d3a271f4f1d42bd48dc635bcce1.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026133120_ac024d3a271f4f1d42bd48dc635bcce1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Hamilelik için 35 yaş uyarısına dikkat! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-hamilelik-icin-35-yas-uyarisina-dikkat-11818.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-hamilelik-icin-35-yas-uyarisina-dikkat-11818.html</link>
                    <description><![CDATA[Düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen hamileliğin gerçekleşmemesi olarak tanımlanan infertilite günümüzde önemli bir üreme sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ülkemizde de son yıllarda infertilite nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvuruların ve yardımcı üreme tedavilerine olan ihtiyacın arttığı belirtiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünya genelinde üreme çağındaki yaklaşık her 6 kişiden biri yaşamının bir döneminde infertilite sorunu yaşıyor.&nbsp;İnfertilite vakalarının yaklaşık yüzde 30’unun kadınlara bağlı &nbsp;nedenlerden kaynaklandığı belirtiliyor.&nbsp;Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa,&nbsp;son yıllarda artış gösteren kadın infertilitesinde genetik özellik ve ilerleyen yaş gibi değiştirilemeyen faktörler kadar hatalı alışkanlıkların da önem taşıdığına dikkat çekerek, “Son yılların önemli sorunu olan obezite veya tam aksine aşırı zayıf olmak, sigara ve alkol tüketimi, hareketsiz yaşam sürmek ve sağlıksız beslenmek gibi etkenler de &nbsp;üreme sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Dolayısıyla, infertilite riskini en aza indirmek için sağlıklı bir yaşam sürmek son derece önemlidir” diyor.&nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa,&nbsp;anne olmayı zorlaştıran hatalı alışkanlıkları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.&nbsp;

HAMİLELİK PLANINI SÜREKLİ ERTELEMEK

Günümüzde eğitim, kariyer ve sosyal yaşam nedeniyle annelik yaşı giderek ileriye taşınabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, ancak kadın üreme sistemi açısından ilerleyen yaşın göz ardı edilmemesi gereken en önemli faktörlerden birini oluşturduğunu vurgulayarak, “Kadınlar belirli bir yumurta rezerviyle dünyaya gelmektedir. Yıllar içerisinde hem yumurta sayısı azalmakta hem de kalan yumurtalarda kromozomal bozukluk görülme olasılığı artmaktadır. Üreme kapasitesindeki azalma özellikle 35 yaşından sonra belirginleşirken, 40 yaş sonrasında daha hızlı azalma eğilimine girmektedir. Yaş ilerledikçe doğal hamilelik ihtimalinin azalmasının yanı sıra düşük ve embriyodaki kromozomal anomalilerin görülme riski de artmaktadır” diye konuşuyor. &nbsp;Bu nedenle 6 ay boyunca &nbsp;düzenli ve korunmasız ilişkiye rağmen hamile kalamayan 35 yaş ve üstü kadınların zaman kaybetmeden mutlaka bir hekime başvurmaları gerektiğini anlatan Dr. Gamze Karababa, “Bu yaş grubundaki kadınlarda erken değerlendirme ve ihtiyaç halinde tedavi, hamilelik oluşumu için büyük önem taşımaktadır” diyor.&nbsp;

DOĞRUSU:&nbsp;Hamileliğin uzun süre ertelenmesi düşünülüyorsa, kadının yaşı ile tıbbi özellikleri doğrultusunda üreme potansiyelinin değerlendirilmesi ve uygun hastalarda üreme sağlığının&nbsp;korunmasına yönelik seçeneklerin kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyla görüşülmesi yararlı olabiliyor. &nbsp;Dr. Gamze Karababa, “Ancak yardımcı üreme tedavilerindeki gelişmelerin kadının yaşının fertilite üzerindeki etkisini tamamen ortadan kaldırdığı düşüncesine kapılmamak gerekmektedir” uyarısında bulunuyor.&nbsp;&nbsp;

SİGARA VE NİKOTİN ÜRÜNLERİ KULLANMAK

Sigara kadın üreme sağlığını birçok farklı mekanizmayla olumsuz etkileyebiliyor. Sigara dumanındaki toksik maddeler yumurtalık dokusuna zarar verebiliyor, yumurta kaybını hızlandırabiliyor ve hamileliğin oluşma süresini uzatabiliyor. Bilimsel çalışmalarda sigara kullanan kadınlarda infertilite riskinin kullanmayanlara göre daha yüksek olduğu gösterilmiş. Amerikan Üreme Tıbbı Derneği’nin değerlendirmesinde sigaranın kadın üreme sağlığını olumsuz etkilediği, üreme fonksiyonlarındaki kaybı hızlandırabildiği ve yardımcı üreme tedavilerinin sonuçlarını da olumsuz etkileyebildiği belirtiliyor. Elektronik sigaraların da üreme sağlığı açısından güvenli bir alternatif olmadığına dikkat çekiliyor.&nbsp;

DOĞRUSU:&nbsp;Hamilelik planlayan kadınların sigara ve diğer nikotin ürünlerini bırakması, mümkün olduğunca pasif sigara maruziyetinden de uzak durması gerekiyor.&nbsp;

KİLO KONTROLÜNÜ İHMAL ETMEK

Vücut ağırlığı kadınların hormonal sistemi ve yumurtlama düzeniyle yakından ilişkili oluyor. Obezite; insülin direnci, hormonal düzensizlikler ve yumurtlama problemlerine yol açarak üreme sağlığını etkileyebiliyor. Özellikle polikistik over sendromu olan kadınlarda fazla kilo mevcut hormonal ve metabolik sorunları daha belirgin hale getirebiliyor. Bunun tam tersine, çok düşük vücut ağırlığı, ciddi kalori kısıtlaması veya aşırı egzersiz de adetlerin düzensizleşmesine, hatta yumurtlamanın durmasına neden olabiliyor. Yani fertilite açısından yalnızca fazla kilo değil, aşırı düşük kilo da önem taşıyor.

DOĞRUSU:&nbsp;Amaç kısa sürede çok fazla kilo vermek değil, sağlıklı ve sürdürülebilir bir vücut ağırlığına ulaşmak olmalı. Dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktiviteyle ideal kiloya yaklaşmak hem genel sağlık hem de üreme sağlığında kilit bir rol üstleniyor.&nbsp;

AŞIRI ALKOL TÜKETMEK

Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi kadınlarda üreme sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle yüksek miktarda alkol tüketildiğinde hormonal denge ve yumurtlama düzeninin etkilenebileceğine ilişkin veriler bulunuyor. Bu nedenle hamilelik planlama döneminde de alkol tüketimine dikkat edilmesi önem taşıyor. Ayrıca, kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketme alışkanlığının göz ardı edilmemesi gerektiği belirtiliyor.&nbsp;

DOĞRUSU:&nbsp;Hamilelik planlayan kadınların alkol tüketimini mümkün olduğunca sınırlandırmaları, hamilelik oluştuğunda ise alkol kullanmamaları gerekiyor. Dr. Gamze Karababa, “Güvenli olduğu kanıtlanmış bir alkol miktarı olmadığı için en doğru yaklaşım alkol tüketmemektir” diyor.&nbsp;

HAREKETSİZ YAŞAMAK VE SAĞLIKSIZ BESLENMEK

Üreme sağlığını tek başına artıran mucizevi bir besin veya özel bir “doğurganlık diyeti” &nbsp;bulunmuyor. Ancak uzun süreli sağlıksız beslenme ve hareketsizlik; kilo artışı, insülin direnci ve metabolik bozukluklar üzerinden hormonal sistem ile yumurtlamayı olumsuz etkileyebiliyor. “Bununla birlikte çok yoğun egzersiz yapmanın da her zaman daha sağlıklı olduğu düşünülmemeli” uyarısında bulunan Dr. Gamze Karababa, yetersiz enerji alımıyla birlikte gerçekleştirilen aşırı fiziksel aktivitenin bazı kadınlarda adet düzensizliklerine ve yumurtlamanın baskılanmasına neden olabildiğini aktarıyor.

DOĞRUSU:&nbsp;Sebze, meyve, tam tahıllar, kaliteli protein kaynakları ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme modeli tercih edilmeli; aşırı işlenmiş ve yüksek şeker içeren gıdalar sınırlandırılmalı. Düzenli ve sağlık durumuna uygun egzersiz yapmaya, aşırıya kaçmamaya da dikkat etmek gerekiyor.&nbsp;

DÜZENLİ JİNEKOLOJİK KONTROLLERİ AKSATMAK

Jinekolojik kontrollerin yalnızca bir sorun ortaya çıktığında yapılması gerektiğini düşünmek önemli bir hata olarak karşımıza çıkıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, yumurtlama bozuklukları, endometriozis, rahim ve yumurtalıklarla ilişkili bazı hastalıklar veya üreme sağlığını etkileyebilecek diğer durumların her zaman belirgin yakınmalara yol açmayabileceğini belirterek, “Özellikle adet düzensizliği, uzun süren adet gecikmeleri, şiddetli adet ağrısı, ara kanama, geçirilmiş pelvik enfeksiyonu veya yumurtalık ameliyatı öyküsü gibi durumların göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu sorunların zamanında değerlendirilmesi, ileride hamilelik planlandığında önem taşıyabilecek durumların daha erken fark edilmesini sağlayabilmektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;

DOĞRUSU:&nbsp;Kadınların jinekolojik kontrollerini aksatmaması, özellikle adet düzeninde ya da mevcut yakınmalarında değişiklik olduğunda hekime başvurması önem taşıyor.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Hamilelik için 35 yaş uyarısına dikkat!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 10:10:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026133133_5dae585308a4dc7ecc97334238da5bae.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026133133_5dae585308a4dc7ecc97334238da5bae.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/08092026133133_5dae585308a4dc7ecc97334238da5bae.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kanser vakalarında küresel artış öngörüsü ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-kanser-vakalarinda-kuresel-artis-ongorusu-11809.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-kanser-vakalarinda-kuresel-artis-ongorusu-11809.html</link>
                    <description><![CDATA[Amerikan Kanser Derneği ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı, 2050’ye kadar yıllık kanser vakalarının yüzde 67 artarak 34 milyona ulaşacağını açıkladı. Uzmanlar ölümlerin yarısının önlenebilir olduğunu vurguluyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 GAZETESİ - 186 ülkede 34 kanser türüne ilişkin verilerin incelendiği araştırmaya göre, 2024 yılında yaklaşık 21 milyon kişiye kanser teşhisi konuldu, 9,8 milyon kişi ise hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Dünya nüfusunun büyümesi ve yaşlanmasıyla birlikte yıllık yeni vaka sayısının 2050’de 34 milyona ulaşacağı öngörülüyor.

Akciğer kanseri hem yeni vakalarda hem de ölümlerde ilk sırada yer aldı. Geçen yıl 2,6 milyon yeni vaka kaydedilirken, 1.9 milyon kişi yaşamını yitirdi. Kadınlarda en sık görülen meme kanserinde 2,4 milyon yeni vaka ve 694 bin ölüm kaydedildi. Kolorektal kanser 2 milyon vaka ve 918 bin ölüme, karaciğer kanseri 732 bin, mide kanseri 642 bin, pankreas kanseri ise 491 bin ölüme yol açtı.

Araştırma, kanser kaynaklı ölümlerin yaklaşık yarısının önlenebilir olduğunu ortaya koydu. Tütün kullanımının bırakılması, enfeksiyonlardan korunma, alkolden kaçınma, sağlıklı kilonun korunması ve düzenli fiziksel aktivite gibi risk faktörlerinin azaltılmasıyla ölümlerin yarıya indirilebileceği belirtildi. Erken teşhis ve tedaviye erişimin artırılmasının da hayati önem taşıdığı vurgulandı. (İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kanser vakalarında küresel artış öngörüsü  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 18:43:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026234629_f2c8520dde32b6ffd9ea042b904d67d8.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026234629_f2c8520dde32b6ffd9ea042b904d67d8.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026234629_f2c8520dde32b6ffd9ea042b904d67d8.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yetersiz beslenme dikkat ve öğrenmeyi olumsuz etkileyebilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-yetersiz-beslenme-dikkat-ve-ogrenmeyi-olumsuz-etkileyebilir-11804.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-yetersiz-beslenme-dikkat-ve-ogrenmeyi-olumsuz-etkileyebilir-11804.html</link>
                    <description><![CDATA[Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, okul çağındaki çocuklarda beslenmenin yalnızca fiziksel büyümeyi değil, beyin gelişimi, dikkat, bellek ve öğrenme süreçlerini de doğrudan etkilediğini söyledi. Şahin, kahvaltının içeriğinden okul kantinlerine kadar birçok etkenin çocukların sağlıklı gelişiminde belirleyici olduğunu vurguladı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Çocukluk döneminde beslenmenin yalnızca boy ve vücut ağırlığı artışı üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, yetersiz ve dengesiz beslenmenin yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve bilişsel performans düşüklüğüne yol açabileceğini ifade etti. Şahin, yeterli ve dengeli beslenmenin öğrenme için gerekli fiziksel ve bilişsel zemini oluşturduğunu belirterek Dünya Sağlık Örgütü’nün de sağlıklı beslenmenin bilişsel gelişim açısından önemine dikkat çektiğini hatırlattı.

KAHVALTININ İÇERİĞİ EN AZ YAPILMASI KADAR ÖNEMLİ

Okula kahvaltı yapmadan gitmenin bazı çocuklarda ders performansını olumsuz etkileyebileceğini söyleyen Şahin, ideal bir kahvaltıda protein kaynağı, tam tahıllı bir karbonhidrat, sebze veya meyve ve süt ürünü bulunması gerektiğini kaydetti. Yumurta, peynir, yoğurt, tam buğday ekmeği, yulaf, domates ve salatalık gibi besinlerin örnek kahvaltı içeriği olabileceğini belirten Şahin, suyun da kahvaltının önemli bir parçası olduğunu söyledi.

&nbsp;

BESLENME ÇANTASINA SAĞLIKLI SEÇENEKLER KONULMALI

Okulda tüketilen ara öğünlerin çocukların günlük beslenmesinde önemli yer tuttuğunu ifade eden Şahin, peynirli ya da yumurtalı tam tahıllı sandviç, yoğurt ve meyve, ayran gibi seçeneklerin tercih edilebileceğini söyledi.

Paketli gıdaların yüksek şeker, tuz ve doymuş yağ içerebildiğine dikkat çeken Şahin, şekerli içeceklerin düzenli tüketiminin azaltılması gerektiğini, çocuğun temel içeceğinin su olması gerektiğini vurguladı.

OBEZİTE ÇOK FAKTÖRLÜ BİR DURUM

Çocukluk çağı obezitesinin yalnızca beslenmeye bağlı olmadığını belirten Şahin, fiziksel aktivite, uyku, genetik yatkınlık, çevresel koşullar ve sosyoekonomik faktörlerin de etkili olduğunu söyledi. Okul ortamında kolay erişilen şekerli içecekler ve yüksek kalorili atıştırmalıkların toplam enerji alımını artırabileceğini, bunun da sağlıksız alışkanlıkların yerleşmesine katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Çocuğun kilosunu sürekli gündeme getirmenin ya da başka çocuklarla kıyaslamanın doğru olmadığını söyleyen Şahin, “Şişmansın”, “Çok yiyorsun” gibi ifadelerin sağlıklı beslenme davranışı kazandırmadığını belirtti. Yiyecekleri “iyi-kötü” ya da “yasak-serbest” diye ayırmak yerine, sağlıklı seçimleri yaşamın doğal bir parçası haline getirmenin daha doğru olduğunu ifade etti. Sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmanın yalnızca ailenin sorumluluğu olmadığını vurgulayan Şahin, okul kantinleri, okul yemekleri ve kamu politikalarının da bu süreçte belirleyici olduğunu söyledi. Sağlıklı beslenme için aile, okul ve kamunun birlikte hareket etmesi gerektiğini belirten Şahin, hedefin çocuklara ne yememeleri gerektiğini söylemek değil, sağlıklı seçimleri daha kolay ulaşılabilir hale getirmek olduğunu dile getirdi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yetersiz beslenme dikkat ve öğrenmeyi olumsuz etkileyebilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 15:29:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026212232_9bfaa988f1907c8a87ed9de0c8ab43b1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026212232_9bfaa988f1907c8a87ed9de0c8ab43b1.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026212232_9bfaa988f1907c8a87ed9de0c8ab43b1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Fizyoterapi yalnızca ağrıyı tedavi etmek için yapılmaz!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-fizyoterapi-yalnizca-agriyi-tedavi-etmek-icin-yapilmaz-11803.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-fizyoterapi-yalnizca-agriyi-tedavi-etmek-icin-yapilmaz-11803.html</link>
                    <description><![CDATA[Fizyoterapi, sorun ortaya çıkmadan önce riskleri azaltmayı amaçlar!]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizyoterapist Ayşenur Hacıhasanoğlu, 8 Eylül Dünya Fizyoterapistler Günü fizyoterapinin yalnızca mevcut ağrıları ve hastalıkları tedavi etmekle sınırlı olmadığını; koruyucu yaklaşım, doğru ergonomi, erken müdahale ve kişiye özel egzersizlerle fiziksel sorunların önlenmesi ve tekrarlama riskinin azaltılmasındaki rolü hakkında açıklamalarda bulundu.

Fizyoterapi, sorun ortaya çıkmadan önce riskleri azaltmayı amaçlar!

Fizyoterapinin yalnızca kas-iskelet sistemi hastalıklarında kullanılan bir yöntem olmadığını ifade eden&nbsp;Ayşenur Hacıhasanoğlu, “Fizyoterapiden&nbsp;kas-iskelet sistemi, nörolojik, kardiyopulmoner, pediatrik, geriatrik, kadın sağlığı, spor, ortopedik ve travma sonrası rehabilitasyon ile kronik ağrı&nbsp;gibi birçok alanda yararlanılabilir.” dedi.

‘Ağrım yoksa fizyoterapiye ihtiyacım yok’ düşüncesinin tam olarak doğru olmadığını dile getiren&nbsp;Hacıhasanoğlu, “Ağrı, vücutta bir sorun olduğunun önemli bir işareti olabilir; ancak&nbsp;fizyoterapi yalnızca ağrıyı tedavi etmek için yapılmaz. Koruyucu fizyoterapi, kişinin hareket kapasitesini ve fiziksel işlevlerini değerlendirerek sorun ortaya çıkmadan önce riskleri azaltmayı amaçlar.&nbsp;Ancak bu herkesin düzenli olarak fizyoterapiste gitmesi gerektiği anlamına gelmez; ihtiyaç, kişinin yaşı, aktivite düzeyi, yaşam tarzı ve risk faktörlerine göre değerlendirilir.” şeklinde konuştu.

Fizyoterapi doğru ergonomiyi sağlamak&nbsp;konusunda önemli bir rol üstleniyor!

Uzun süre masa başında çalışmak, ekran karşısında kalmak ve hareketsiz yaşamın hangi fiziksel sorunları artırdığına değinen&nbsp;Hacıhasanoğlu, “Boyun, sırt ve bel ağrıları, duruş bozuklukları, kas güçsüzlüğü, eklem hareket kısıtlılıkları, baş ağrıları ve tekrarlayan zorlanma sorunlarının&nbsp;daha sık görülmesine yol açabiliyor. Fizyoterapi ise kişinin&nbsp;duruşunu ve hareket alışkanlıklarını değerlendirmek, uygun egzersizlerle kasları güçlendirmek, hareketliliği artırmak ve günlük yaşamda doğru ergonomiyi sağlamak&nbsp;konusunda önemli bir rol üstleniyor.” ifadelerini kullandı.

Şikâyetler kronikleşmeden tedaviye başlamak başarıyı artırabiliyor!

Bel ve boyun ağrısı, duruş bozukluğu veya kas güçsüzlüğü gibi sorunlarda fizyoterapiye&nbsp;şikâyetler kronikleşmeden ve hareket kısıtlılığı belirginleşmeden başlamanın, tedavinin başarısını artırabileceğine işaret eden&nbsp;Hacıhasanoğlu, “Özellikle erken dönemde doğru egzersiz ve kişiye özel hareket eğitimiyle sorunun ilerlemesi önlenebilir, iyileşme süreci hızlandırılabilir ve tekrarlama riski azaltılabilir; bu nedenle ‘ağrı geçer’ diye uzun süre beklemek yerine, şikâyetler devam ediyorsa erken değerlendirme önemlidir.” dedi.

Yaralanmanın tekrarlama riskinin azaltılması&nbsp;tedavinin temel hedefleri arasında!

Spor yaralanmalarında ise fizyoterapinin rolünün yalnızca iyileşme sürecini hızlandırmakla sınırlı olmadığını aktaran&nbsp;Hacıhasanoğlu, “Yaralanmaya yol açan biyomekanik ve fonksiyonel faktörlerin belirlenmesi ve düzeltilmesi, kas kuvveti, eklem hareketliliği, propriosepsiyon, denge ve nöromüsküler kontrolün yeniden kazandırılması sayesinde aynı yaralanmanın tekrarlama riskinin azaltılması&nbsp;da tedavinin temel hedefleri arasındadır.” diye konuştu.

Ağrının azalması, problemin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez!

Fizyoterapi sürecinde sıklıkla karşılaşılan bazı hatalar olduğunu vurgulayan Fizyoterapist&nbsp;Ayşenur Hacıhasanoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Egzersizleri düzensiz yapmak, önerilen hareketleri yanlış teknikle uygulamak, günlük yaşamda yapılan hataları değiştirmemek ve şikâyetler azaldığında tedaviyi tamamlamadan bırakmak sık karşılaşılan hatalar arasında gösterilebilir. Özellikle ağrının azalması, problemin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez; tedavinin erken sonlandırılması kas kuvveti, hareket kontrolü ve fonksiyonel kapasitenin tam olarak kazanılamamasına, dolayısıyla şikâyetlerin tekrarlamasına ve yaralanma riskinin artmasına neden olabilir. Bu nedenle tedavi, yalnızca ağrının geçmesine göre değil, kişinin fonksiyonel olarak hedeflerine ulaşmasına göre tamamlanmalıdır.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Fizyoterapi yalnızca ağrıyı tedavi etmek için yapılmaz! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 14:06:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026212133_db0cfa3b429da5a8ed07acd6cacb8dfb.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026212133_db0cfa3b429da5a8ed07acd6cacb8dfb.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026212133_db0cfa3b429da5a8ed07acd6cacb8dfb.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yaz bitti, kilo verme telaşı başladı, ancak!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-yaz-bitti-kilo-verme-telasi-basladi-ancak-11794.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-yaz-bitti-kilo-verme-telasi-basladi-ancak-11794.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaz aylarında değişen beslenme ve yaşam düzeni, tatil dönüşünde kilo artışıyla sonuçlanabiliyor. Tatil sonrası tartıda görülen birkaç kiloyu hızlıca vermek isteyenlerin başvurduğu şok diyetler ise kalıcı çözüm yerine sağlık açısından çeşitli sorunlara yol açabiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek&nbsp;“Tatil dönüşünde tartıda görülen kilo artışı birçok kişiyi sosyal medyada kısa sürede yüksek miktarda kilo kaybı vaat eden şok diyetlere yöneltebiliyor. Ancak şok diyetler sürdürülebilir olmadığı gibi, kişiyi sağlığından bile edebiliyor. Oysa hızlı sonuçlar yerine sürdürülebilir ve dengeli beslenmeye dikkat ederek, ihtiyaçlarınıza uygun şekilde beslenme planıyla sağlıklı kilo verebilirsiniz” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Enyüksek, tatil sonrası sağlıklı kilo vermenin 9 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

&nbsp;Her gün hareket edin

Tatil sonrasında yürüyüş gibi düzenli fiziksel aktiviteleri yeniden günlük yaşama dahil etmek, sağlıklı kilo yönetiminin çok önemli parçalarından biri. Orta tempolu yürüyüş, kişinin sağlık ve fiziksel durumuna uygun şekilde düzenli olarak yapılabilir. Kilo verme sürecinde yalnızca beslenmeye değil, hareketli bir yaşam tarzının sürdürülmesine de önem verilmelidir.

Öğün atlamayın

Kilo verme sürecinde öğün atlamak sık yapılan hatalardan biri. Yeterli protein, sebze ve meyve, tam tahıllı ürünler ve sağlıklı yağların dengeli şekilde yer aldığı öğünler; gün içerisinde oluşabilecek aşırı açlıkların önlenmesine katkı sağlarken, kilo verme sürecinin daha sürdürülebilir olmasını destekliyor.

Bol su için

Kilo verme sürecinde mutlaka su tüketilmeli, ancak bir anda değil, gün içine yayılmalıdır. &nbsp;Günlük su ihtiyacı kişinin vücut ağırlığının kilogramı başına yaklaşık 30–35 ml&nbsp;üzerinden hesaplanabilir. Örneğin; 70 kg ağırlığındaki bir kişinin günlük su ihtiyacı yaklaşık&nbsp;2,1–2,5 litre&nbsp;olmakla birlikte hava sıcaklığı, fiziksel aktivite, terleme ve kişinin sağlık durumuna göre bu miktar değişebilir.

&nbsp;Yeterli ve kaliteli uyuyun

Uyku düzeninin bozulması, iştah ve enerji dengesiyle ilişkili mekanizmaları etkileyerek kilo yönetimini zorlaştırabiliyor. Tatil döneminde değişen yatış ve kalkış saatlerinin ardından düzenli uyku rutinine dönmek önem taşıyor. Yeterli ve kaliteli uyku, sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktiviteyle birlikte kilo yönetiminin önemli bileşenlerinden biri.&nbsp;

Tartıdaki artışı dert etmeyin

Tatil dönüşünde tartıda görülen kiloların tamamı yağ dokusundaki artıştan kaynaklanmıyor. Tatil sürecinde beslenme, uyku ve bağırsak düzeninin değişmesi vücutta geçici sıvı tutulmasına yol açabildiğinden dolayı tartıda birkaç kilo fazla görmek, hemen çok katı bir diyet uygulamak gerektiği anlamına gelmiyor. Öncelikle beslenme düzenine dönmek ve vücuda biraz zaman tanımak gerekiyor.

Tatlıyı tamamen yasaklamayın

Tatil sonrasında dondurma, tatlı ve atıştırmalıkları tamamen yasaklamak sık yapılan hatalardan biri. Sağlıklı beslenmede önemli olan tek bir besini tamamen hayatımızdan çıkarmak yerine, tüketim sıklığına ve porsiyon miktarına dikkat etmek. Böyle bir yaklaşım, beslenme düzeninin uzun vadede sürdürülebilir olmasına katkı sağlıyor.

Günlük beslenme düzeninizi oluşturun

Tatil sonrasında ilk hedef hızlı kilo vermek değil, günlük beslenme ve yaşam rutinini yeniden oluşturmak olmalı. Düzenli öğünlere dönmek, yeterli su içmek, sebze ve meyve tüketimini artırmak, yeterli protein almak, tam tahıllı ürünleri tercih etmek ve fiziksel aktiviteyi günlük yaşama yeniden dahil etmek bu sürecin temel adımlarını oluşturuyor.

Porsiyonlarınıza dikkat edin

Beslenme düzeninize dönerken porsiyon miktarlarına dikkat etmek, tabağı sebze ve salata gibi besinlerle çeşitlendirmek ve yeterli protein ile tam tahıllı besinlere dengeli şekilde yer vermek kilo yönetimini destekleyebilir. Amaç kendini aç bırakmak değil, enerji ve besin ögesi ihtiyacını karşılayacak dengeli bir düzen oluşturmaktır.&nbsp;

Şok diyetlerden uzak durun

Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek, tatil sonrasında yapılan en yaygın hatalardan birinin şok diyetlere yönelmek olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Sosyal medyada kısa sürede hızlı kilo kaybı vaadlerine aldanmamalı, şok diyetler yerine, fiziksel aktivite düzeyi, yaş, cinsiyet, mevcut kilo, sağlık durumu ve beslenme alışkanlıklarınız değerlendirilerek sürdürülebilir beslenme planı oluşturulmalıdır. Öğün atlamak, karbonhidratları tamamen hayatımızdan çıkarmak, yalnızca salata veya sıvı tüketmek gibi yöntemler kısa vadede tartıda düşüş sağlayabilse de sürdürülebilir değildir. Üstelik günlük enerji ve besin ögesi ihtiyaçlarının yeterince karşılanamamasına ve sağlığın bozulmasına neden olur.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yaz bitti, kilo verme telaşı başladı, ancak! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 08:15:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026165419_220a5d84a4419fc0cd2b71133952c07f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026165419_220a5d84a4419fc0cd2b71133952c07f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026165419_220a5d84a4419fc0cd2b71133952c07f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Prostat Kanseri Tanısında “MikroUltrason" Kolaylığı!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-prostat-kanseri-tanisinda-mikroultrason-kolayligi-11795.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-prostat-kanseri-tanisinda-mikroultrason-kolayligi-11795.html</link>
                    <description><![CDATA[Erkeklerde sık görülen prostat kanseri riskini ileri yaş, aile öyküsü ve bazı genetik yatkınlıklar artırıyor. Erken evrede çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen prostat kanserinin zamanında yakalanması, tedavi seçeneklerinin ve başarı şansının artmasına katkı sağlıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - PSA testinin yanı sıra prostat MR’ı ve yüksek çözünürlüklü mikroultrason gibi gelişmiş görüntüleme yöntemleri, şüpheli bölgelerin daha doğru belirlenmesine ve hedefe yönelik biyopsi yapılmasında önemli rol oynuyor. Özellikle mikroultrasonun kısa sürede uygulanabilmesi ve şüpheli alanları gerçek zamanlı göstermesi, tanı sürecinde hem hekim hem de hasta açısından önemli kolaylık sağlıyor. Erken tanı konulan hastalarda cerrahi, radyoterapi ve uygun hastalarda aktif izlem gibi farklı tedavi seçenekleri değerlendirilirken, ileri evrede ise hormon tedavileri ve diğer sistemik tedavilerle prostat kanseri önemli ölçüde kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Binbay, mikroultrasonun avantajları ve prostat kanserinde erken tanının önemi hakkında bilgi verdi.&nbsp;

PSA değerinin normal olması kanseri dışlamaz

PSA testi prostat kanserinin erken tanısında önemli bir araçtır. Ancak PSA, yalnızca kanser varlığında yükselen bir değer değildir. İyi huylu prostat büyümesi, prostat iltihabı ve bazı günlük aktiviteler de PSA düzeyini etkileyebilir. Bu nedenle PSA yüksekliği tek başına kanser anlamına gelmediği gibi, PSA’nın normal olması da kanser olmadığına dair kesin güvence vermez. PSA taramasının prostat kanserine bağlı ölümleri azalttığını gösteren önemli çalışmalar bulunmaktadır. Ancak hedef, her prostat kanserini bulmak değil; tedavi edilmesi gereken kanserleri doğru zamanda yakalamaktır. Çünkü bazı prostat kanserleri yıllarca yavaş ilerleyebilir ve hastanın yaşamını tehdit etmeyebilir. Gereksiz tedavi ise ameliyat ve ışın tedavisine bağlı yan etkilere neden olabilir.

Prostat MR’ı tanıda önemli bir adım oldu

Multiparametrik prostat MR’ı, şüpheli bölgelerin belirlenmesi ve biyopsinin daha doğru planlanması açısından önemli bir gelişme sağladı. Günümüzde birçok kılavuz, biyopsi öncesinde prostat MR’ı yapılmasını önerir. Ancak MR her hastada uygulanamayabilir. Randevu ve raporlama süreci zaman alabilir. Ayrıca görüntülerin değerlendirilmesi, radyoloğun deneyimine ve cihazın kalitesine bağlı olarak da değişebilir. Bazı kanserler de MR’da belirgin şekilde görülmeyebilir. İşte bu noktada yüksek çözünürlüklü mikroultrason, prostatın değerlendirilmesinde önemli bir tamamlayıcı yöntem olarak öne çıkmaktadır.

Mikroultrason prostatı daha ayrıntılı görüntülüyor

Klasik ultrason cihazları prostatın genel yapısını ve hacmini değerlendirmede kullanılır. Ancak kanserli dokunun oluşturduğu küçük yapısal değişiklikleri her zaman gösteremez. Bu nedenle klasik ultrason eşliğinde yapılan biyopsilerde, prostatın farklı bölgelerinden sistematik örnekler alınır. Mikroultrason ise çok daha yüksek frekansta çalışarak prostat dokusunu daha ayrıntılı görüntülemeyi sağlar. Bu sayede kanserli dokunun oluşturabileceği düzensizlikler, bezcik yapısındaki bozulmalar ve farklı yansımalar gerçek zamanlı olarak değerlendirilebilir.En önemli avantajlarından biri, üroloğun görüntüyü muayene sırasında anında görebilmesidir. Şüpheli bir alan tespit edildiğinde, biyopsi iğnesi doğrudan bu bölgeye yönlendirilebilir.

MR’da görülmeyen bazı kanserleri yakalayabiliyor

Mikroultrason ve prostat MR’ını karşılaştıran çalışmalar, iki yöntemin her zaman aynı bulguları göstermediğini ortaya koyuyor. Bir çalışmada MR’da saptanan 244 lezyonun 206’sı mikroultrasonda da görülürken, mikroultrason MR’ın göstermediği 26 ek lezyon belirledi. Bu alanlardan alınan hedefli biyopsilerde, aksi halde gözden kaçabilecek 3 anlamlı kanser tespit edildi. Bu sonuçlar, mikroultrasonun MR’ın yerine geçmesi gerektiğini değil, MR’ın tamamlayıcısı olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü iki yöntem dokuyu farklı özellikler üzerinden inceliyor. MR, dokunun su içeriği ve kanlanması gibi özelliklerine odaklanırken, mikroultrason dokunun yapısal özelliklerini daha ayrıntılı biçimde ortaya koyabiliyor.

Mikroultrason, MR’a alternatif mi?

2025 yılında JAMA’da yayımlanan OPTIMUM çalışması, mikroultrason eşliğinde yapılan biyopsinin, MR eşliğinde yapılan biyopsi kadar başarılı sonuçlar verebildiğini gösterdi. Kanada, ABD ve Avrupa’da 19 merkezde 678 erkeğin katıldığı bu çalışma, mikroultrasonun prostat kanseri tanısında güvenilir bir yöntem olduğunu ortaya koydu. Ancak burada önemli ayrım şudur: Mikroultrason, prostat MR’ının alternatifi değil; doğru hastada MR ile birlikte veya uygun durumlarda tek başına kullanılabilecek bir tanı aracıdır. Hangi yöntemin kullanılacağı, hastanın risk durumuna ve klinik değerlendirmesine göre belirlenmelidir.

Kısa sürede yapılabiliyor, sonuç anında değerlendiriliyor

Mikroultrasonun önemli avantajlarından biri de muayene sürecine kolayca dahil edilebilmesidir. Ortalama birkaç dakika içinde gerçekleştirilebilen bu inceleme, üroloji muayenesinin bir parçası olarak yapılabilir. Ürolog, görüntüyü anında değerlendirerek hastayla aynı seansta görüşebilir. Gerekli görülmesi halinde biyopsi de şüpheli bölgeye yönlendirilerek gerçekleştirilebilir. Bu durum, özellikle kontrol amacıyla başvuran ve herhangi bir şikayeti bulunmayan erkekler açısından da önem taşır. Çünkü prostat kanseri erken evrede çoğu zaman belirti vermez. Yapılan çalışmalarda, mikroultrasonla şüpheli bulgu saptanmayan hastaların büyük bölümünde tedavi gerektiren kanser bulunmadığını gösterdi. Bu da gereksiz biyopsilerin ve aşırı tanının azaltılmasına katkı sağlamaktadır.&nbsp;

Erken tanı için prostat kontrollerinizi ihmal etmeyin

Prostat kanseri erken evrede sessiz ilerleyebildiği için düzenli kontroller büyük önem taşır. Genel olarak ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunmayan erkeklerde 50 yaşından itibaren üroloji değerlendirmesi ve PSA testi önerilir. Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkekler başta olmak üzere erken tanı için bu belirtiler görülmeden kontroller yapılmalıdır;&nbsp;

Baba, kardeş veya oğulda prostat kanseri öyküsü varsa: 45 yaşından itibaren. Ailede birden fazla prostat kanseri veya meme/yumurtalık kanseri öyküsü varsa: 40 yaşından itibaren. İdrar yapmakta zorlanma, idrar akımında zayıflama, gece sık idrara kalkma, idrarda veya menide kan görülmesi, belde geçmeyen ağrı gibi şikayetler varsa yaşa bakılmaksızın üroloji uzmanına başvurulmalıdır. Bu belirtilerin büyük bölümü iyi huylu prostat büyümesinden kaynaklanabilir. Ancak kesin değerlendirme, muayene ve gerekli tetkikler sonrasında yapılabilir.&nbsp;

Erken tanı, prostat kanserinde tedavi seçeneklerinin daha doğru değerlendirilmesini sağlar. Bu nedenle kontrolleri ertelememek, PSA ve görüntüleme yöntemlerini birlikte değerlendirmek ve kişisel risklere uygun takip planı oluşturmak büyük önem taşır.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Prostat Kanseri Tanısında “MikroUltrason" Kolaylığı! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 07:46:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026165448_515edc6a616f9553c2222960225dca49.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026165448_515edc6a616f9553c2222960225dca49.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/07092026165448_515edc6a616f9553c2222960225dca49.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Tek tip ve kısa süreli diyetler kalıcı kilo kaybı sağlamıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-tek-tip-ve-kisa-sureli-diyetler-kalici-kilo-kaybi-saglamiyor-11785.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-tek-tip-ve-kisa-sureli-diyetler-kalici-kilo-kaybi-saglamiyor-11785.html</link>
                    <description><![CDATA[Hızlı kilo verme isteğinin, kişileri tek tip diyetlere ve kısa süreli detoks programlarına yöneltebildiğini belirten uzmanlar, bu uygulamaların tartıda hızlı düşüş sağlasa da bunun her zaman yağ kaybı anlamına gelmediğini söylüyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, hızlı kilo verme amacıyla uygulanan tek tip diyetlerin kısa vadede tartıda düşüş sağlasa da sağlıklı ve kalıcı kilo yönetimi için doğru bir yöntem olmadığını söyledi.

İspiroğlu, tek bir besine ya da sınırlı besin grubuna dayanan diyetlerin, vücudun ihtiyaç duyduğu besin ögelerinin yeterli ve dengeli alınmasını zorlaştırdığını belirterek, bu tür uygulamaların uzun vadede sürdürülebilir olmadığını vurguladı.

“TARTIDAKİ DÜŞÜŞ HER ZAMAN YAĞ KAYBI DEĞİLDİR”

Tek tip beslenmede görülen hızlı kilo kaybının her zaman yağ kaybı anlamına gelmediğine dikkat çeken İspiroğlu, tartıdaki değişimin bir kısmının su ve glikojen depolarındaki azalmadan kaynaklanabildiğini ifade etti.

&nbsp;

DETOKS KÜRLERİNE DİKKAT

Kısa süreli detoks programlarının da kalıcı kilo kaybı açısından doğru bir yaklaşım olmadığını belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, sağlıklı bireylerde vücudun temizlenme görevini zaten karaciğer, böbrekler ve bağırsakların sürekli olarak yerine getirdiğini hatırlattı. Meyve kürleri gibi uygulamaların çoğu zaman yalnızca kalori ve protein alımını azalttığı için geçici kilo düşüşü sağladığını söyleyen İspiroğlu, bunun gerçek bir yağ kaybı anlamına gelmediğini kaydetti.

Sağlıklı beslenmede amaçların birkaç gün süren katı uygulamalar değil, uzun vadede sürdürülebilen alışkanlıklar olması gerektiğini vurgulayan İspiroğlu, kilo verme sürecinde tek bir besini mucizevi şekilde öne çıkarmak yerine kişiye özel, yeterli ve dengeli bir beslenme planı oluşturulması gerektiğini ifade etti.

MEYVE TEK BAŞINA DEĞİL, DENGELİ PLANDA TÜKETİLMELİ

Meyvelerin tek tip diyetlerin değil, dengeli beslenme planlarının bir parçası olması gerektiğini belirten İspiroğlu, porsiyon kontrolünün önemine dikkat çekti. Prediyabeti olan veya diyabet riski taşıyan bireylerin meyveyi uygun porsiyonlarda tüketmesi, mümkünse protein kaynaklarıyla birlikte tercih etmesinin kan şekeri kontrolü açısından daha uygun olacağını söyledi
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Tek tip ve kısa süreli diyetler kalıcı kilo kaybı sağlamıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 15:12:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/06092026224301_54f784331d772bf3e9d00c84377443f2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/06092026224301_54f784331d772bf3e9d00c84377443f2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/06092026224301_54f784331d772bf3e9d00c84377443f2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Tartıdaki hızlı düşüşe aldanmayın!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-tartidaki-hizli-dususe-aldanmayin-11759.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-tartidaki-hizli-dususe-aldanmayin-11759.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, tek tip ve kısa süreli diyetlerin zararları ile sağlıklı ve kalıcı kilo yönetimi için neler yapılması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Tek tip diyetler sürdürülebilir değil!

Hızlı kilo verme beklentisinin kişileri tek tip diyetlere yöneltebildiğini ifade eden&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Uygulanan tek tip diyetler kısa vadede tartıda düşüş sağlayabilir ancak sağlıklı ve kalıcı bir kilo kaybı için doğru bir yöntem değil.” dedi.

Tek bir besine ya da sınırlı sayıdaki besin grubuna dayanan diyetlerin, vücudun ihtiyaç duyduğu besin ögelerinin yeterli ve dengeli şekilde alınmasını zorlaştırabildiğine işaret eden&nbsp;İspiroğlu,&nbsp;bu tür uygulamaların uzun vadede sürdürülebilir olmadığını vurguladı.

Sağlıklı kilo kaybı sürdürülebilir beslenme alışkanlıklarından geçiyor!&nbsp;

Bu tür diyetlerde başlangıçta görülen hızlı kilo kaybının her zaman yağ kaybı anlamına gelmediğine dikkat çeken&nbsp;İspiroğlu, “Tartıdaki değişimin bir bölümü vücuttaki su ve glikojen depolarındaki azalmadan kaynaklanabiliyor.” dedi.

Tek tip beslenmenin yanı sıra detoks adı altında uygulanan kısa süreli kürlerin de kalıcı kilo kaybı açısından doğru bir yaklaşım olmadığına vurgu yapan&nbsp;İspiroğlu, “Detoks programları çoğu zaman vücudu ‘temizlediği’ iddiasıyla sunuluyor. Oysa sağlıklı bir bireyde bu görevi zaten karaciğer, böbrekler ve bağırsaklar kesintisiz olarak yerine getirir. Kısa süreli meyve kürleri ise çoğunlukla kalori ve protein alımını azaltarak tartıda geçici bir düşüş oluşturabilir; ancak bu durum gerçek bir yağ kaybı anlamına gelmez. Sağlıklı beslenmede amaç, birkaç gün süren katı uygulamalar değil, uzun vadede sürdürülebilen doğru alışkanlıklar kazanmaktır.” hatırlatmasını yaptı.

Meyveler tek tip diyetlerin değil, dengeli beslenme planının bir parçası olmalı!&nbsp;

Kilo verme sürecinde tek bir besini mucizevi şekilde öne çıkarmak yerine, kişinin ihtiyaçlarına uygun, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin oluşturulması gerektiğinin altını çizen&nbsp;Hülya Yiğit İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Özellikle meyveler tek tip diyetler için tercih edilebiliyor. Meyvenin dengeli bir beslenme planı içinde yer alması gerekir. Ancak porsiyon kontrolü önemlidir. Özellikle prediyabeti (gizli şeker) olan veya diyabet riski taşıyan bireylerin meyveyi uygun porsiyonlarda tüketmeleri, mümkünse protein kaynaklarıyla birlikte tercih etmeleri kan şekeri kontrolü açısından daha uygun olur.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Tartıdaki hızlı düşüşe aldanmayın! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 11:18:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/05092026162053_1d51d50c8a7465ccacd81ae5b76cc7d9.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/05092026162053_1d51d50c8a7465ccacd81ae5b76cc7d9.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/05092026162053_1d51d50c8a7465ccacd81ae5b76cc7d9.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Okul çantası hazır, peki sağlığı?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-okul-cantasi-hazir-peki-sagligi-11740.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-okul-cantasi-hazir-peki-sagligi-11740.html</link>
                    <description><![CDATA[Okula başlamadan önce yapılacak kapsamlı bir çocuk muayenesi, fark edilmeyen sağlık sorunlarının erken dönemde ortaya çıkarılmasına ve çocuğun eğitim hayatına daha sağlıklı başlamasına yardımcı oluyor]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - . Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar&nbsp;“Çocukluk döneminin en hızlı büyüme ve gelişme dönemlerinden biri olan okul öncesi yıllar, fiziksel olduğu kadar zihinsel, sosyal ve akademik gelişim açısından da büyük önem taşıyor.&nbsp;Çocuğun okula başlamadan önce genel sağlık değerlendirmesinden geçirilmesi, yalnızca mevcut bir hastalığın saptanması açısından değil, ileride öğrenme ve okul başarısını etkileyebilecek sorunların önceden fark edilmesi açısından da kritik rol oynuyor” diyor.

Görme ve işitme problemlerinden büyüme-gelişme geriliklerine, demir eksikliğinden beslenme sorunlarına kadar birçok durumun aileler tarafından günlük yaşam içerisinde fark edilmeyebildiğini belirten Dr. Gökyar, ‘çocuğum kendini iyi hissediyor ve herhangi bir şikayeti yok’ şeklindeki düşüncenin de yanıltıcı olabileceğini vurgulayarak “Çünkü bazı görme ve işitme problemleri, demir eksikliği, büyüme-gelişme sorunları, ağız ve diş sağlığı problemleri veya bazı beslenme yetersizlikleri uzun süre belirgin bir yakınmaya yol açmayabiliyor” uyarısında bulunuyor.&nbsp;

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, özellikle okul öncesi dönemde 10 kritik sağlık kontrolünü anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi

Okul öncesi sağlık kontrolünde çocuğun boyu, kilosu, vücut kitle indeksi ve büyüme eğrileri değerlendirilmelidir. Yalnızca&nbsp;yaşıtlarına göre kilosunun veya boyunun normal olup olmadığına bakmak yeterli değildir; büyümenin zaman içerisindeki seyri de önemlidir. Boy veya kilo artışının beklenenden yavaş olması beslenme sorunlarından kronik hastalıklara kadar çeşitli durumların ilk işareti olabilir. Benzer şekilde aşırı kilo ve obezite de ilerleyen yaşlarda diyabet, hipertansiyon ve diğer metabolik sorunlar açısından risk oluşturabilir.

Görme muayenesi

Çocuklar görmelerindeki problemi her zaman ifade edemeyebilir. Özellikle küçük çocuklar bulanık veya tek gözle daha az görmeyi normal kabul edebilir. Görme kusurları ve göz tembelliği erken dönemde fark edilmediğinde okulda tahtayı takip etme, kitap okuma, yazı yazma ve dikkatini derse verme gibi konularda çocuğu zorlayabilir. Bu nedenle okul öncesi dönemde görmenin değerlendirilmesi büyük önem taşır.

İşitme değerlendirmesi

İşitme kayıpları da ailelerin gözünden kaçabilen sorunlar arasında yer alır. Çocuk sese tepki veriyor olsa bile özellikle hafif veya tek taraflı işitme kayıpları fark edilmeyebilir. İşitme problemi olan bir çocuk, öğretmenin söylediklerini tam olarak anlayamayabilir, yönergeleri takip etmekte zorlanabilir veya arkadaşlarıyla iletişiminde güçlük yaşayabilir. Bu durum zaman içerisinde dil gelişimini, öğrenmeyi ve okul performansını etkileyebilir.

Demir eksikliği ve kansızlık açısından değerlendirme

Okul öncesi dönemde demir ihtiyacı, devam eden büyüme nedeniyle önemlidir. Özellikle seçici beslenen, yeterince demir içeren gıda tüketmeyen veya risk faktörleri bulunan çocuklarda demir eksikliği açısından değerlendirme yapılmalıdır. Demir eksikliği yalnızca kansızlığa yol açmaz; çocuğun dikkat, öğrenme, enerji düzeyi ve bilişsel performansını da olumsuz etkileyebilir. Ancak her sağlıklı çocuğa otomatik olarak bütün kan tetkiklerinin yapılması yerine, çocuk doktorunun beslenme öyküsü, büyüme durumu ve muayene bulgularına göre gerekli testleri belirlemesi daha doğrudur.

Vitamin ve mineral durumunun değerlendirilmesi

Dr. İmre Gökyar “Özellikle D vitamini, demir ve gerektiğinde B12, folat gibi vitamin ve mineraller, çocuğun büyümesi ve genel sağlığı açısından önem taşır. Burada önemli olan, bütün çocuklara gelişigüzel vitamin-mineral tahlili yapmak veya doktor önerisi olmadan takviye başlamak değildir. Çocuğun beslenme şekli, büyüme-gelişme özellikleri, güneşlenme durumu ve varsa klinik bulguları değerlendirilerek hangi tetkiklerin gerekli olduğuna karar verilmelidir. Eksikliklerin bulunduğu çocuklarda halsizlik, iştahsızlık, büyüme sorunları, dikkat ve öğrenme güçlükleri gibi çeşitli problemler ortaya çıkabilir” diyor.

Ağız ve diş sağlığı kontrolü

Süt dişleri geçici olsa da sağlıklı olmaları son derece önemlidir. Tedavi edilmeyen diş çürükleri ağrıya, beslenme sorunlarına, uyku bozukluklarına ve çocuğun günlük yaşamının olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Bu nedenle okul öncesi dönemde çocukların diş hekimi kontrolü de sağlık değerlendirmesinin önemli bir parçasıdır.

Beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Çocuğun yalnızca kilosuna değil, ne yediğine de bakılmalıdır. Aşırı süt tüketimi, sürekli paketli gıda tüketimi, sebze-meyve tüketiminin yetersizliği, tek tip beslenme veya aşırı şeker tüketimi zaman içerisinde çeşitli beslenme sorunlarına neden olabilir. Ailelerin “Çocuğum yemek yiyor” demesi her zaman dengeli beslendiği anlamına gelmez. Okul öncesi dönemde kazanılan beslenme alışkanlıkları ilerleyen yaşlardaki sağlık açısından da önemlidir.

Uyku, ekran kullanımı ve davranışların değerlendirilmesi

Çocuğun uyku süresi ve kalitesi, ekran karşısında geçirdiği zaman, fiziksel aktivitesi ve günlük davranışları da değerlendirilmelidir. Yetersiz uyku ve aşırı ekran kullanımı dikkat, öğrenme, davranış ve sosyal iletişim üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Ailelerin “çok hareketli”, “dikkati dağınık” veya “söz dinlemiyor” şeklinde tanımladığı bazı çocuklarda öncelikle uyku, ekran kullanımı, işitme-görme ve diğer temel sağlık sorunlarının değerlendirilmesi gerekebilir.

Aşılarının ve sağlık kayıtlarının gözden geçirilmesi

Okul öncesi kontrolde çocuğun aşılarının yaşına uygun olup olmadığı ve sağlık kayıtları da gözden geçirilmelidir. Eksik veya gecikmiş aşılar varsa uygun şekilde tamamlanmalıdır.

Çocuğun genel fizik muayenesi

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, “Son olarak çocuğun baştan ayağa genel fizik muayenesi yapılmalıdır. Kalp ve akciğer muayenesi, karın muayenesi, omurga ve kas-iskelet sistemi, cilt, lenf bezleri ve nörolojik gelişim gibi birçok alan değerlendirilmelidir. Ailelerin gözünden kaçabilecek küçük bir değişiklik, çocuk hekimi tarafından muayene sırasında önemli bir bulgu olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle okul öncesi sağlık kontrolü, yalnızca “çocuğun hasta olup olmadığını” anlamaya yönelik bir muayene değil, çocuğun okula fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan mümkün olan en sağlıklı şekilde başlamasını sağlayan kapsamlı bir değerlendirmedir. Unutulmamalıdır ki; erken fark edilen birçok sağlık sorunu, çocuğun eğitim hayatını ve yaşam kalitesini etkilemeden önce kolaylıkla değerlendirilebilir ve gerekli önlemler alınabilir” diye konuşuyor.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Okul çantası hazır, peki sağlığı? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 08:31:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/04092026185616_29937126242083608c6ba6b884f06a6b.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/04092026185616_29937126242083608c6ba6b884f06a6b.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/04092026185616_29937126242083608c6ba6b884f06a6b.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Çocuğun okul korkusu küçümsenmemeli!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-cocugun-okul-korkusu-kucumsenmemeli-11741.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-cocugun-okul-korkusu-kucumsenmemeli-11741.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, çocuklarda okul korkusu ve okula gitmeyi reddetmenin nedenleri, özellikle ayrılık kaygısıyla ilişkisi, belirtileri ve sorunun nasıl ele alınması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Okul korkusu ile anne babadan ayrılma kaygısı birbirini besleyebiliyor!

Okulların açılmasının, birçok çocuk için heyecan verici bir başlangıç olsa da bazı çocuklarda yoğun kaygıya dönüşebildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Özellikle okula yeni başlayan, uzun bir tatilin ardından sınıfa dönen veya okul değişikliği yaşayan çocuklar; evden çıkmak istememe, ebeveyne sıkıca tutunma, okul kapısında ağlama ya da çeşitli bedensel yakınmalarla okula gitmeyi reddetme davranışı gösterebiliyor.” dedi.

Okul korkusu ile anne babadan ayrılma kaygısının birbirini besleyebildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Çocukların verdiği sinyallerin doğru okunması gerekir. Okul korkusu, çocuğun okula gitme düşüncesi karşısında yoğun kaygı yaşaması ve bu nedenle okula gitmekten kaçınması ya da okulda kalmakta zorlanması şeklinde görülebilir. Bazı çocuklar kaygısını doğrudan ‘korkuyorum’ diyerek anlatabilir. Bazıları ise sabahları karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma hissi, iştahsızlık veya sık tuvalete gitme isteği yaşayabilir. Bu belirtiler çoğu zaman okul saatleri yaklaştıkça artar, çocuk evde kaldığında hafifleyebilir. Uykuya dalmakta güçlük, gece sık uyanma, kabus görme, okul eşyalarını hazırlamak istememe, pazar akşamı başlayan huzursuzluk ve pazartesi sabahı yoğunlaşan bedensel şikayetler de dikkate alınmalı.” şeklinde konuştu.

‘Okulu sevmiyor’ demeden önce kaygının kaynağı anlaşılmalı!

Okula gitmek istemeyen her çocuğun aynı nedenle zorlanmadığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Çocuk anne babasından ayrılmaktan, okulda tek başına kalmaktan, öğretmeniyle iletişim kuramamaktan, arkadaşları tarafından dışlanmaktan veya akademik olarak başarısız olmaktan korkabilir.” dedi.

“Akran zorbalığı, öğrenme güçlüğü, dikkat sorunları, öğretmen değişikliği, sınıf değişikliği, taşınma, aile içindeki çatışmalar, hastalık, kayıp ya da travmatik bir olay da okul reddinin arkasında bulunabilir.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, sorunun yalnızca okul kapısındaki davranışa bakılarak açıklanamayacağını, &nbsp;çocuğun ev, okul ve sosyal yaşamının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Okul, ayrılığı görünür hale getiriyor!

Çocuğun gelişiminin belirli dönemlerinde bakım veren kişiden ayrılırken huzursuzluk yaşamasının doğal olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, şunları söyledi:

“Yaşına ve gelişim düzeyine göre beklenenden daha yoğun, uzun süreli ve günlük yaşamı bozan kaygının ayrıca ele alınması gerekir.

Çocuk anne veya babasının başına kötü bir şey geleceğini düşünebilir, onlardan ayrı kalmayı reddedebilir, yalnız uyumak istemeyebilir ya da sürekli güvence talep edebilir. Okul, ayrılığı görünür hale getirdiği için bu kaygının en belirgin yaşandığı yerlerden biri olabilir. Burada temel mesele çoğu zaman okulun kendisinden çok, güven duyulan kişiden uzak kalma düşüncesidir.”&nbsp;

Kaygının bedendeki karşılığı göz ardı edilmemeli!

Okul sabahlarında ortaya çıkan bedensel şikayetlerin ‘bahane’ olarak görülmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Kaygı çocuklarda fiziksel belirtilerle kendini gösterebilir.” dedi.

Çocuğun gerçekten karın ağrısı, bulantı, çarpıntı veya baş dönmesi hissedebileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Öncelikle tıbbi bir neden bulunup bulunmadığı değerlendirilmeli. Fiziksel bir hastalık saptanmadığında ise şikayetleri küçümsemek yerine duygusal etkenler araştırılmalı. ‘Hiçbir şeyin yok’ demek çocuğu rahatlatmayabilir; tam tersine anlaşılmadığı hissini güçlendirebilir.” diye konuştu.

Uzayan vedalar çocuğa ‘burada tehlike var’ mesajı verebilir!

Okul kapısında yapılan uzun vedaların ve tekrar tekrar geri dönmenin ayrılık anını daha da zorlaştırabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, ebeveynin sakin, kararlı ve öngörülebilir olmasının çocuğa güven verdiğini söyledi.

Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Vedalaşma kısa, sıcak ve net olmalı. Ebeveyn ne zaman geri geleceğini çocuğun anlayabileceği biçimde söylemeli ve verdiği sözü tutmalı. Gizlice uzaklaşmak güveni zedeleyebilir; dakikalarca süren vedalar ise ayrılığın tehlikeli olduğu mesajını verebilir. Ebeveynin kaygısı çocuğa kolaylıkla yansıyabildiği için yetişkinin kendi duygusunu düzenlemesi de çok önemli.” açıklamasını yaptı.

‘Ağlarsan seni burada bırakırım’ gibi sözler kaygıyı büyütebilir!

Çocuğu tehdit etmek, utandırmak, başka çocuklarla kıyaslamak veya korkusunu küçümsemek gibi yaklaşımların sorunu derinleştirebileceği uyarısını yapan Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “‘Bebek gibi davranma’, ‘herkes gidiyor, bir tek sen ağlıyorsun’ ya da ‘ağlarsan seni burada bırakırım’ gibi sözler çocuğun kaygısına utanç ve suçluluk da ekler.” dedi.&nbsp;

Bunun yerine çocuğun duygusunun kabul edilmesini, ancak okula devam etme konusunda sakin ve tutarlı duruşun korunması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, çocuğun her kaygılandığında evde kalmasına izin verilmesinin kısa süreli rahatlama sağlasa da kaçınma davranışını pekiştirebileceğinin altını çizdi.&nbsp;

Aile ve okul aynı dili konuşmalı!

Okul korkusunun çözümünde öğretmen, rehberlik servisi, aile ve gerektiğinde çocuk ruh sağlığı uzmanının ortak yaklaşım geliştirmesinin önemine değinen Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Çocuğun okula geldiği ilk dakikaların önceden planlanması kaygıyı azaltabilir.” dedi.

Çocuğu kimin karşılayacağının, sınıfa nasıl geçeceğinin, zorlandığında kimden destek isteyeceğinin ve günün sonunda kimin alacağının net olması gerektiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Evde başka, okulda başka mesaj verilmesi çocuğun belirsizlik hissini artırabilir. Yetişkinlerin ortak, sakin ve tutarlı bir plan izlemesi güven duygusunu destekler.” ifadelerini kullandı.

Çocuğun davranışı yalnızca inatlaşma olarak görülmemeli!&nbsp;

Okul reddinin farklı ruhsal, gelişimsel veya çevresel nedenlerle ilişkili olabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Değerlendirmede akran zorbalığı, sosyal kaygı, depresif belirtiler, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlükleri, otizm spektrum özellikleri ve aile içindeki değişimlerin göz önünde bulundurulması gerekir.” dedi.

Çocuğun davranışını yalnızca inatlaşma olarak görmenin altta yatan nedeni kaçırmaya neden olabileceğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan sözlerini şöyle tamamladı:

“Etkili destek, önce çocuğun neden zorlandığını doğru anlamakla başlar. Kaygının günler içinde azalmaması, giderek şiddetlenmesi, çocuğun düzenli biçimde okula gidememesi, sınıfta kalamaması veya bedensel şikayetlerin sıklaşması durumunda profesyonel değerlendirme alınması gerekir. Yoğun uyku ve iştah sorunları, belirgin içe kapanma, öfke patlamaları, panik belirtileri, akran zorbalığı şüphesi ya da çocuğun kendisine zarar verme düşüncelerinden söz etmesi durumlarında ise gecikmeden destek alınmalı.&nbsp;

Tedavi ve destek planı her çocuk için bireysel olarak oluşturulur. Çocuğun yaşı, gelişim özellikleri, kaygının nedeni, süresi ve aile dinamikleri değerlendirilir. Gerektiğinde çocukla psikoterapi çalışmaları, ebeveyn danışmanlığı, okul düzenlemeleri ve eşlik eden başka bir ruhsal sorun varsa buna yönelik tedavi birlikte planlanabilir.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Çocuğun okul korkusu küçümsenmemeli! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 08:28:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/04092026185631_4c590393bf4cef098958619b0a04bfd2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/04092026185631_4c590393bf4cef098958619b0a04bfd2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/04092026185631_4c590393bf4cef098958619b0a04bfd2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Anne Karnında Maruz Kalınan Kimyasallar Kansere Zemin Hazırlıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-anne-karninda-maruz-kalinan-kimyasallar-kansere-zemin-hazirliyor-11726.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-anne-karninda-maruz-kalinan-kimyasallar-kansere-zemin-hazirliyor-11726.html</link>
                    <description><![CDATA[Çevresel kirliliğin çocukluk çağı kanserleri üzerindeki etkisine dikkat çeken Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Bayram, büyüme dönemindeki çocukların kimyasal maddelere karşı çok daha hassas olduğunu belirtti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 -&nbsp; Özellikle gebelik dönemindeki maruziyetin önemine işaret eden Prof. Dr. Bayram, “Bu süreçte enfeksiyonlar, kimyasallar ve radyasyon gibi dış etkenler gelişimi bozabilir, ilerleyen yıllarda kansere zemin hazırlayabilir” diye konuştu.&nbsp;

Çocukluk çağı kanserleri nadir görülmekle birlikte dünya genelinde yüzbinlerce vaka olduğu&nbsp;için ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak önemini koruyor. Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Bayram, Sağlık Bakanlığı verilerine göre tüm kanser vakalarının yaklaşık yüzde 1-2’sini çocukluk çağı kanserlerinin oluşturduğunu ve her yıl yaklaşık 4700 yeni vakanın tanı aldığını anlattı.&nbsp;

“KİRLENEN DÜNYA ÇOCUKLARIMIZI DA HASTA EDİYOR”

Hastalıkların ortaya çıkmasında birçok etken söz konusu olmakla birlikte özellikle son yıllarda tüm dünyanın gündeminde olan çevre kirliliğinin çocukluk çağı kanserleri üzerindeki etkilerine dikkat çeken Prof. Dr. Bayram, sözlerine şöyle devam etti: “Yapılan birçok araştırmayla hava kirliliğinden pestisitlere kadar birçok etkenin çocukluk çağı kanserleri arasında bağlantı tespit edilmiş. Türlere göre farklılık görülse de en sık rastlanan kanser türleri olduğu için lösemi ve lenfomada ilişki daha net ortaya konmuş durumda. Bununla birlikte gebelik dönemi ya da erken çocukluk dönemi gibi kirlilik etkenlere maruz kalınan zamanlama da çok önemlidir.”

BÜYÜME DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLAR KİMYASALLARA KARŞI DAHA HASSAS

Çevresel kirliliğin çocukluk çağı kanserleri üzerindeki etkisine dikkat çeken Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Bayram, büyüme dönemindeki çocukların kimyasal maddelere karşı çok daha hassas olduğunu belirterek, “Çocuklar büyüyen bir organizma olduğu için çevresel kirliliğe yetişkinlere kıyasla çok daha duyarlıdır. Sanayi atıkları, hava kirliliği ve gıdalardaki kimyasal kalıntılar çocukları daha fazla etkiler. Özellikle anne karnındaki dönem en hassas dönemdir. Bir hücreden 50 santimetrelik bir bebeğe dönüşen çok hızlı hücre bölünmesi söz konusudur. Bu süreçte enfeksiyonlar, kimyasallar ve radyasyon gibi dış etkenler gelişimi bozabilir, ilerleyen yıllarda kansere zemin hazırlayabilir” dedi.

‘GIDALARDAKİ EN UFAK KİMYASAL KALINTILAR HÜCRELERİ BOZUYOR’

Çevresel kirlenmenin bağışıklık sistemi üzerine etkilerini anlatan Prof. Dr. Bayram, şunları söyledi: “İnsan; hava, su ve gıdaya muhtaç bir canlıdır. Bu kaynaklar temiz olmadığında bağışıklık sistemi zayıflar. Çevre kirliliği bağışıklık hücrelerini de etkileyerek kanser hücrelerinin tanınmasını zorlaştırır. Biz kendi yaptığımız araştırmalarda da lösemili çocuklarda kemik iliğinde sağlıklı çocuklara göre daha fazla pestisit kalıntısı tespit ettik. Gıdalardaki küçük miktardaki kimyasallar bile zaman içinde vücutta birikerek hücrelere zarar verir.”

“HAMİLELİK DÖNEMİ ÇOK ÖNEMLİ”

Çocukların çevresel faktörlere karşı yetişkinlerden daha savunmasız olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bayram, “Sanayi atıkları, hava kirliliği ve gıdalardaki kimyasal kalıntılar çocukları yetişkinlere göre daha fazla etkiler. Anne karnındaki dönem ise en kırılgan dönemdir. Bu nedenle hamile kadınların kimyasal maddelerden, özellikle saç boyası gibi ürünlerden uzak durması ve tükettikleri gıdaların kimyasal kalıntı içermediğinden emin olması gerekir” dedi.

“DOĞAYI KİRLETTİKÇE KİRLENİYORUZ”

Genetik mutasyonlara da dikkat çeken Prof. Dr. Bayram, sözlerini şöyle sürdürdü: “Mutasyon, annede ya da babada oluşan genetik bir değişikliğin çocuğa geçmesidir. Üreme hücrelerinde çevresel toksinlere bağlı ortaya çıkan mutasyonlar, çocukta daha erken yaşta kansere neden olabilir. Çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık yüzde 20’sinin altında genetik bir yatkınlık olduğunu biliyoruz. Doğayı kirlettikçe biz de kirleniyoruz. Çevreyi korumadığımız sürece kanser ve genetik hastalıkların artması kaçınılmazdır. Doğayı korumak aslında kendi sağlığımızı korumaktır.”

‘ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİNDE EN SIK AKUT LÖSEMİ GÖRÜLÜYOR’

Çocukluk çağı kanserlerinin görülme sıklığına ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Bayram, “En sık akut lösemi görülüyor, onu lenfomalar ve merkezi sinir sistemi tümörleri takip ediyor. Çevre kirliliği arttıkça bu kanserlerde yavaş ama düzenli bir artış söz konusu. Sanayileşmiş bölgelerde bu artış daha belirgin. Atıkların iyi filtrelenmesi, toprağa ve suya karışmasının engellenmesi şarttır; aksi halde bu kimyasallar gıdalar aracılığıyla tekrar bize geri döner. Buna bir de yoğun böcek ilacı kullanımı eklenince risk katlanıyor” dedi.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Anne Karnında Maruz Kalınan Kimyasallar Kansere Zemin Hazırlıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 09:52:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214049_1f7f1e8ee1355f6f3386fbcfefdd1b04.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214049_1f7f1e8ee1355f6f3386fbcfefdd1b04.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214049_1f7f1e8ee1355f6f3386fbcfefdd1b04.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Bel ölçünüzdeki değişim diyabet hastalığının habercisi olabilir!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-bel-olcunuzdeki-degisim-diyabet-hastaliginin-habercisi-olabilir-11727.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-bel-olcunuzdeki-degisim-diyabet-hastaliginin-habercisi-olabilir-11727.html</link>
                    <description><![CDATA[Dünya, hızla yayılan “sessiz bir salgınla” karşı karşıya! Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun güncel verilerine göre; dünyada 589 milyon yetişkin diyabetle yaşarken, Türkiye yaklaşık 9,6 milyon yetişkin diyabetliyle Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Ülkemizde diyabetli sayısının 12 milyona yaklaştığının tahmin edildiğini belirten&nbsp;Acıbadem Altunizade Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman,&nbsp;“Hastalık sinsi ilerlediği için; çok su içme, sık idrara çıkma, açıklanamayan kilo kaybı, halsizlik, bulanık görme ve geç iyileşen yaralar gibi belirtiler çoğu zaman geç fark ediliyor. Ülkemizdeki her 2 diyabet hastasından 1’inin hastalığından haberdar olmadığını düşünürsek, önümüze çok daha çarpıcı bir tablo çıkmaktadır. Üstelik henüz diyabet olmayan ama şekeri sınırda seyreden milyonlarca prediyabetli ve insülin direnci taşıyan vatandaşımız da kapının eşiğinde bekliyor” diyor.&nbsp;

Diyabetin yaygınlaşmasında genetik yatkınlığın yanı sıra obezite, hareketsizlik, rafine şeker ağırlıklı beslenme, stres ve uykusuzluğun önemli rol oynadığını vurgulayan Doç. Dr. Batman “İyi haber şu ki; Tip 2 diyabet büyük ölçüde önlenebilir bir hastalıktır. Vücut ağırlığınızın yüzde 5-10’unu vermeniz, riskli gruptaysanız diyabet gelişme olasılığını yüzde 58’e varan oranda azaltabilir. Diyabet kader değildir. Genlerimizi seçemeyiz ama sofraya ne koyduğumuzu, ne kadar yürüdüğümüzü, kaçta yattığımızı ve yılda bir kez kan verip vermediğimizi biz seçeriz. Bazı basit kurallara dikkat etmek, &nbsp;sadece diyabetten değil; kalp krizinden, tansiyondan ve daha nice hastalıktan koruyan bir sağlık sigortasıdır” diye konuşuyor.&nbsp;

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, diyabete karşı 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Fazla kilolarınızla vedalaşın

Özellikle karın çevrenizde biriken yağlar metabolik hastalıklar açısından büüyük önem taşımaktadır. Erkeklerde bel çevresinin 102, kadınlarda ise 88 santimetreyi aşması, insülin direnci ve diyabet açısından bir uyarı işaretidir. Yalnızca tartıdaki kilo değil, bel ölçüsündeki değişim de düzenli olarak takip edilmelidir. Vücut ağırlığınızın yüzde 5-10’unu vermeniz, riskli gruptaysanız diyabet gelişme olasılığını yüzde 58’e varan oranda azaltabilir. Örneğin; 90 kiloysanız 5-9 kilo vermeniz bile sağlığınız açısından önemli bir değişim sağlayabilir. Küçük ama kalıcı kilo kayıpları, büyük ancak geçici kayıplardan her zaman daha değerlidir. Kısa sürede fazla kilo vermeyi hedefleyen ağır diyetler yerine, sürdürülebilir bir beslenme ve hareket düzeni oluşturulmalıdır.

Şekerli içecekleri sofranızdan kaldırın

Kola, gazoz, hazır meyve suları ile şekerli çay ve kahve karışımları, kan şekerini roket hızıyla yükseltir ve pankreasın her gün fazla çalışmasına neden olur. Günde tek bir kutu şekerli içeceğin bile düzenli tüketilmesi Tip 2 diyabet riskini belirgin şekilde artırır. &nbsp;Beyaz ekmek, pirinç ve şekerli unlu mamuller gibi rafine karbonhidratları azaltıp yerine tam tahılları koymak, kan şekerinin daha yavaş ve dengeli yükselmesini sağlar. Tatlı ihtiyacı meyveden karşılanmalı; içecek olarak su, sade maden suyu, ayran ve şekersiz çay tercih edilmelidir.&nbsp;

Günde 30 dakika yürüyün

Doç. Dr. Adnan Batman: “Kaslarımız, şekeri yakan en büyük fabrikamızdır; hareketsiz kaldıkça bu fabrika kapanır. Haftada en az 150 dakika, yani günde yarım saat tempolu yürüyüş, insülin duyarlılığını artırarak diyabet riskini ciddi biçimde azaltır. Spor salonuna gitmek şart değil: Asansör yerine merdiven kullanmak, servisten bir durak önce inmek, akşam yemeği sonrası mahalle turu bile işe yarar. Bir kural daha ekleyin: Masa başında her 30-45 dakikada bir kalkıp birkaç dakika hareket edin; uzun süre kesintisiz oturmak, spor yapanlarda bile başlı başına bir risk faktörüdür” diyor.&nbsp;

Tabağınızı Akdeniz usulü kurun

Tabağınızın yarısının sebze ve salatadan, dörtte birinin tavuk, balık veya baklagiller gibi protein kaynaklarından, kalan dörtte birinin ise tam tahıllardan oluşturulması makrobesin dengesi adına önemlidir. Haftada en az iki gün balık tüketilmesi; zeytinyağına, lifli besinlere ve her gün bir avuç çiğ kuruyemişe beslenmenizde yer verilmesi gereklidir. Salam ve sosis gibi işlenmiş etlerin, paketli atıştırmalıkların ve hazır gıdaların mümkün olduğunca sınırlandırılması sağlık açısından önemlidir. Lifli beslenme yalnızca kan şekerinizin değil, tansiyonunuzun ve kolesterolünüzün dengelenmesine de katkı sağlar.&nbsp;

Uykunuzu ve stresinizi ciddiye alın!

Doç. Dr. Batman, uykusuzluk ve kronik stresin, diyabetin gözden kaçan iki suç ortağı olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Düzenli olarak 6 saatten az uyuyanlarda insülin direnci ve diyabet riski belirgin şekilde artar; çünkü uykusuz beden, stres hormonu kortizolü yüksek tutar ve iştah hormonlarını alt üst ederek bizi gece atıştırmalarına iter. Günde 7-8 saatlik kaliteli uyku bir lüks değil, tedavi gibi görülmelidir. Bunun yanında yatış saatinizin gece 11’den geç olması biyolojik yaşlanmayı hızlandırmaktadır. Stresle başa çıkmak için de herkesin kendine uygun yöntemi bulması gerekir; yürüyüş, nefes egzersizi, hobi, dua, dostlarla sohbet... Ekran karşısında gece yarılarına kadar oturmak ise hem uykuyu hem şekeri bozan çifte kavrulmuş bir zarardır.”

Sigarayı bırakın

Sigaranın yalnızca akciğerlerinize zarar verdiğini düşünmeyin. Sigara kullananlarda Tip 2 diyabet riski, kullanmayanlara göre yüzde 30-40 daha yüksektir. Sigara insülin direncini artırır, pankreasın insülin salgılayan hücrelerine zarar verir ve yağın en tehlikeli bölge olan karın çevresinde birikmesine yol açar. Diyabeti olan bir kişi sigara içmeye devam ederse kalp krizi, böbrek hasarı ve damar tıkanıklığı riski katlanarak büyür. Bırakıldığında risk yıllar içinde geriler. Sigara bırakma polikliniklerinden ve uygulanan tedavilerden destek alınması gerekir. Bırakmak için en doğru gün bugündür.

Rakamlarınızı bilin, yılda bir kez kontrolden geçin

Diyabet yıllarca hiçbir belirti vermeden damarları yıpratabilir. Bu nedenle en etkili silahın erken tanı olduğunu belirten Doç. Dr. Adnan Batman şöyle konuşuyor: “35-40 yaşından itibaren herkes yılda bir kez kontrolden geçmelidir. Ailesinde diyabeti olanların, fazla kilolu bireylerin ve gebelik şekeri öyküsü olan kadınların ise daha erken yaşta, yılda bir kez açlık kan şekeri ve gerekirse üç aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c değerinin ölçülmesi gerekir. Açlık şekerinin 100-125 mg/dl arasında olması ‘prediyabet’ demektir. Prediyabet bir hastalık ilanı değil, yaşam tarzınızı değiştirmek için altın değerinde bir son çağrıdır. Ülkemizde milyonlarca kişi diyabetli olduğunu bilmiyor. Siz de onlardan biri olmayın; rakamlarınızı öğrenin ve düzenli kontrollerinizi ihmal etmeyin.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Bel ölçünüzdeki değişim diyabet hastalığının habercisi olabilir! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 08:18:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214119_989424b2eef021730c6a9c1c4cf8cfd6.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214119_989424b2eef021730c6a9c1c4cf8cfd6.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214119_989424b2eef021730c6a9c1c4cf8cfd6.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kronik Ağrılardan “Şok Dalga Tedavisi" (ESWT) ile Kurtulun]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-kronik-agrilardan-sok-dalga-tedavisi-eswt-ile-kurtulun-11728.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-kronik-agrilardan-sok-dalga-tedavisi-eswt-ile-kurtulun-11728.html</link>
                    <description><![CDATA[Sabah yataktan kalkarken topuğunuza batan o keskin ağrı, elinizde bir fincan kahve tutarken bile dirseğinizde hissettiğiniz sızı veya geceleri rahat bir uyku uyumanızı engelleyen kalça ağrıları kabusunuz olmasın. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Murat Köken, &nbsp;kronikleşen eklem ve tendon ağrılarında ameliyatın her zaman ilk seçenek olmadığını belirterek, modern tıbbın sunduğu en etkili ameliyatsız yöntemlerden biri olan ESWT Şok Dalga Tedavisi hakkında bilgi verdi.

Ameliyat Korkusuna Son: ESWT Nedir?
&nbsp;Pek çok hasta, aylarca geçmeyen inatçı ağrılar nedeniyle "Acaba ameliyat mı olmam gerekiyor?" endişesiyle hastaneye başvuruyor. ESWT, &nbsp;Ekstrakorporeal Şok Dalga Tedavisi tam bu noktada cerrahi müdahaleye gerek bırakmayan güvenli bir alternatif sunuyor. Vücut dışından üretilen yüksek enerjili ses dalgalarının özel bir cihaz yardımıyla doğrudan ağrılı bölgeye odaklanması prensibiyle çalışan bu yöntem, vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasını harekete geçiriyor.

Hücreleri Uyandırıyor, Dokuyu Yeniden Canlandırıyor
&nbsp;Kronikleşen ağrılarda vücut o bölgedeki hasarı bir süre sonra adeta "unutuyor" ve iyileştirme çabasını bırakıyor. Şok dalgaları dokunun derinliklerine inerek hücresel etkiler yaratıyor.
Yeni damarlar oluşturuyor:&nbsp;Bölgedeki kan dolaşımını artırarak dokunun daha iyi oksijenlenmesini sağlıyor.
Tamir mekanizmasını başlatıyor:&nbsp;Vücudun unuttuğu iyileşme sürecini yeniden tetikliyor.
Kireçlenmeleri parçalıyor:&nbsp;Tendonlara yapışan sertleşmiş yapıları mikro düzeyde eriterek vücut tarafından atılmasını kolaylaştırıyor.

En Sık Hangi Sorunlarda Kullanılıyor?

ESWT tedavisi, özellikle ilaç ve istirahate yanıt vermeyen şu üç önemli ortopedik rahatsızlıkta %70 ila %85 arasında yüksek başarı sağlıyor:

Topuk Dikeni ve Plantar Fasiit:&nbsp;Sabahları ilk birkaç adımda topukta şiddetli batma hissiyle kendini gösteren bu hastalıkta, ayak tabanındaki gergin zarı esneterek ödemi çözüyor. Tenisçi ve Golfçü Dirseği:&nbsp;Sadece sporcularda değil; bilgisayar başında sürekli çalışanlarda veya el bileğini çok kullananlarda görülen dirsek ağrılarında, hasarlı tendonların onarımını hızlandırıyor. Kalça Dış Yan Ağrısı (Trokanterik Bursit):&nbsp;Merdiven çıkarken veya gece o tarafın üzerine yatarken kalçada oluşan inatçı ağrıları, sinir uçlarını duyarsızlaştırarak hızla kontrol altına alıyor.

Neden Şok Dalga Tedavisi?

Bıçak altına yatma riskini bitiriyor:&nbsp;Kesi, anestezi, ameliyat veya kortizon enjeksiyonu gerektirmiyor.

Zaman dostudur:&nbsp;Bir seans sadece 10-15 dakika sürüyor.

Hayatı durdurmuyor:&nbsp;Tedavinin hemen ardından hastalar yürüyerek klinikten çıkıp işine veya günlük hayatına dönebiliyor.

Maskelemiyor, tedavi ediyor:&nbsp;Sadece ağrıyı geçici olarak gizlemekle kalmıyor, alttaki hasarı biyolojik olarak iyileştiriyor.

Hızlı sonuç veriyor:&nbsp;Hastalığın durumuna göre 3-5 gün aralıklarla, toplamda 4 ila 6 seans uygulamak yeterli oluyor.

"İşlem Sırasında Canım Yanar mı?" Korkusuna Son

ESWT bir masaj aleti değildir; bu yüzden işlem sırasında hafif bir sızı, vurma veya batma hissi normaldir. Ancak bu kesinlikle dayanılmaz bir acı değildir. Seanslar her zaman en düşük enerji seviyesinden başlar ve hastanın ağrı eşiğine göre kademeli olarak artırılır. Ayrıca şok dalgaları ilk 1-2 dakika içinde bölgedeki sinirleri hafifçe uyuşturduğu için rahatsızlık hissi hızla azalır.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kronik Ağrılardan “Şok Dalga Tedavisi" (ESWT) ile Kurtulun - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 08:15:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214140_d719d696368dc02402542ed33d35b122.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214140_d719d696368dc02402542ed33d35b122.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/03092026214140_d719d696368dc02402542ed33d35b122.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Diş kontrolü de okul hazırlığının bir parçası olmalı!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-dis-kontrolu-de-okul-hazirliginin-bir-parcasi-olmali-11695.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-dis-kontrolu-de-okul-hazirliginin-bir-parcasi-olmali-11695.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, okul öncesinde çocukların ağız ve diş sağlığı kontrolünden geçirilmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Okul başlamadan önce diş kontrolü ihmal edilmemeli!&nbsp;

Yeni eğitim-öğretim dönemi yaklaşırken çocukların kırtasiye, kıyafet gibi okul ihtiyaçlarının tamamlandığını ancak çoğu zaman ağız ve diş sağlığı kontrolünün hazırlık listesi dışında kaldığını ifade eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Oysa okul öncesinde gerçekleştirilen rutin diş muayenesi, erken dönemde fark edilmeyen çürüklerin, diş eti sorunlarının, sürme bozukluklarının ve ağız alışkanlıklarının belirlenmesi açısından önem taşıyor.” dedi.

Çocuklarda ağız ve diş sağlığının genel sağlık, beslenme, uyku ve okul performansıyla yakından ilişkili olduğuna işaret eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Aileler okul başlamadan önce diş kontrolünü ihmal etmemeli. Diş çürüğü başlangıç aşamasında her zaman ağrıya yol açmayabilir. Bir çocuğun herhangi bir şikayetinin olmaması, ağız ve diş sağlığında sorun bulunmadığı anlamına gelmez. Ağrı ortaya çıktığında ise sorun daha ileri bir aşamaya ulaşmış olabilir. Bu nedenle okul öncesi kontrol, olası problemlerin çocuk ağrı yaşamadan ve okul düzeni etkilenmeden değerlendirilmesine imkan verir. Ağız ve diş sorunlarının yalnızca ağızla sınırlı olduğu düşünülmemeli. Ağrı, çiğneme güçlüğü ve uykusuzluk çocuğun günlük yaşamını doğrudan etkileyebilir. Okul döneminde ortaya çıkan acil diş tedavisi ihtiyacı, çocuğun derslerden uzak kalmasına ve okul rutininde aksamalara da yol açabilir. Koruyucu yaklaşımın temel amacı, sorun büyümeden önlem almaktır.” açıklamasını yaptı.

Süt dişleri ‘nasıl olsa düşecek’ diye ihmal edilmemeli!

Toplumda süt dişlerinin geçici olduğu için tedavi edilmesine gerek bulunmadığı yönünde yanlış bir inanış olduğuna dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Süt dişleri çocuğun sağlıklı beslenmesi, doğru çiğnemesi ve konuşma gelişimi açısından önemli görevler üstlenir.” dedi.&nbsp;

Süt dişlerinin, daimi dişler için ağızda yer tuttuğunu ve onların doğru konumda sürmesine rehberlik ettiğini hatırlatan&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Erken kaybedilen bir süt dişi, komşu dişlerin boşluğa kaymasına ve ilerleyen dönemde yer darlığına neden olabilir. Bu nedenle süt dişindeki çürük ‘nasıl olsa düşecek’ düşüncesiyle ertelenmemeli; çocuk diş hekimi tarafından değerlendirilmelidir.” diye konuştu.

İlk diş hekimi ziyareti acil durumla başlamamalı!

Çocuğun diş hekimiyle ilk karşılaşmasının ağrılı ve acil bir tedavi sırasında gerçekleşmesinin kaygıyı artırabileceğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Şen, rutin kontrollerin çocuğun klinik ortamına alışmasına da yardımcı olduğunu söyledi.

“Çocuk diş hekimliğinde güven ilişkisi çok değerlidir.” diyen Şen, “Şikayet yokken yapılan kısa ve olumlu bir tanışma muayenesi, çocuğun diş hekimini korkulacak biri olarak değil, sağlığını koruyan bir kişi olarak tanımasını sağlar. Düzenli ziyaretler sayesinde çocuk hem ortamı tanır hem de ağız bakımının yaşam boyu sürdürülmesi gereken doğal bir sağlık alışkanlığı olduğunu öğrenir.” ifadelerini kullandı.

Okul öncesi kontrolde nelere bakılıyor?

Rutin diş muayenesinin yalnızca çürük kontrolünden ibaret olmadığına değinen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Muayenede çocuğun yaşına ve ihtiyacına göre; dişlerde başlangıç veya ilerlemiş çürük bulunup bulunmadığı, diş eti ve ağız içi dokuların durumu, süt ve daimi dişlerin sürme süreci, çiğneme ve kapanış ilişkisi, erken süt dişi kaybı veya yer darlığı riski, parmak emme, ağız solunumu, dudak ya da kalem ısırma gibi alışkanlıklar, diş fırçalama tekniği ve ağız bakım alışkanlıkları ve çocuğun çürük riskine göre koruyucu uygulama gereksinimleri göz önünde bulundurulur.” dedi.

Her çocuğun ağız yapısının, beslenme alışkanlıklarının ve çürük riskinin farklı olduğunu kaydeden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen, şunları söyledi:

“Kontrol aralığı standart bir takvim yerine çocuk diş hekiminin bireysel değerlendirmesiyle belirlenmeli. Muayene sonucunda çocuğun yaşına ve çürük riskine göre florür uygulamaları, fissür örtücü gibi koruyucu işlemler veya ağız bakım eğitimi planlanabilir. Amaç yalnızca mevcut sorunu tedavi etmek değil, yeni sorunların oluşma riskini de azaltmaktır.”

Diş fırçalama sorumluluğu küçük yaşta tamamen çocuğa bırakılmamalı!

Okul öncesi çocukların el becerilerinin dişlerin tüm yüzeylerini etkili biçimde temizlemek için her zaman yeterli olmayabileceğini söyleyen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Çocuğun kendi dişini fırçalamasına izin verilmeli, ancak son kontrol ve gerekli tamamlama ebeveyn tarafından yapılmalı.” dedi.

Fırçalamanın bir görev ya da ceza gibi sunulmaması gerektiğini aktaran&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Sabah ve akşam günlük rutinin doğal bir parçası haline getirilmeli. Yaşa uygun diş fırçası ve florürlü diş macunu seçimi çocuk diş hekiminin önerisi doğrultusunda yapılmalı. Kullanılan macun miktarı çocuğun yaşına göre düzenlenmeli.” şeklinde konuştu.

Diş hekimi korkusunu artıran cümlelerden kaçının!

Muayene öncesinde ebeveynlerin kullandığı dilin çocuğun yaklaşımını etkilediğini dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen,&nbsp;“‘Korkma, acımayacak, iğne yapılmayacak’ gibi cümleler iyi niyetli olsa da çocuğun zihninde ağrı ve korku çağrışımı oluşturabilir.” uyarısını yaptı.

Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Çocuğa ‘dişlerini saydıracağız, dişlerinin sağlıklı büyümesine yardımcı olacağız’ gibi sade ve olumlu ifadeler kullanılabilir. Geçmişte yaşanan olumsuz diş hekimi deneyimlerinin çocuğun yanında anlatılmaması da önemlidir. Muayeneyi sürpriz bir olay haline getirmek yerine kısa, dürüst ve yaşına uygun biçimde açıklamak çocuğun güvenini destekler.” önerisinde bulundu.

Ağız ve diş sağlığı kontrolü okula hazırlık listesinin bir parçası olmalı!

Okul öncesinde yapılacak kısa bir kontrolün, dönem içinde yaşanabilecek daha kapsamlı sorunların önüne geçebileceğinin altını çizen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Şen,&nbsp;sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı dişler; rahat çiğneme, kaliteli uyku, anlaşılır konuşma ve özgüvenli bir gülümseme için önemlidir. Ailelerin okul hazırlığı yaparken ağız ve diş sağlığını da bu sürecin ayrılmaz bir parçası olarak görmesini öneriyoruz. Çocuklarda hedef, ağrı başladığında müdahale etmek değil; düzenli kontrol ve doğru alışkanlıklarla ağız sağlığını korumaktır.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Diş kontrolü de okul hazırlığının bir parçası olmalı! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 11:32:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160216_984f64ac42a84fce86a7211d4fb1c058.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160216_984f64ac42a84fce86a7211d4fb1c058.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160216_984f64ac42a84fce86a7211d4fb1c058.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yapay zekâ otizmde erken tanının kapısını aralıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-yapay-zeka-otizmde-erken-taninin-kapisini-araliyor-11696.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-yapay-zeka-otizmde-erken-taninin-kapisini-araliyor-11696.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, yapay zekâ ile Otizm Spektrum Bozukluğunun kesiştiği alanda yaşanan gelişmeleri ve yapay zekânın otizmde erken tarama, tanılama ve müdahale süreçlerinde sunduğu olanakları değerlendirdi.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Yapay zekâ artık insan davranışlarındaki örüntüleri de analiz ediyor

Yapay zekâ ve Otizm Spektrum Bozukluğunun kesişiminin son yıllarda hızla gelişen çalışma alanlarından biri olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Artık yapay zekayı (YZ), sadece veri işleyen bir sistem olarak görmek mümkün değil. Günümüzde bu sistemler öğrenebiliyor, insan davranışlarını analiz edebiliyor ve çok karmaşık örüntüleri kısa sürede çözebiliyor. Özellikle Derin Öğrenme (Deep Learning) ve Doğal Dil İşleme (NLP) alanındaki gelişmeler, makinelerin sadece komutları yerine getirmekle kalmıyor, insan davranışlarındaki nüansları da anlayabiliyor. Bugün YZ, tıbbi teşhislerle yarışır düzeyde teşhis koyabiliyor, devasa veri yığınları içinden insan gözünün kaçırabileceği mikroskobik ipuçlarını dahi yakalayabiliyor.” dedi.

Otizmde tanı büyük ölçüde davranışsal göstergelere dayanıyor

Otizmin sosyal etkileşim, iletişim ve davranış örüntüleriyle karakterize olan ve geniş bir spektruma yayılan nörogelişimsel bir durum olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Otizm, bireylerin fiziksel ve ruhsal sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturmakta; sosyal etkileşim, öğrenme, iş yaşamı ve aile yaşamında önemli bozulmalara yol açmaktadır. Otizmin nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür; genetik ve çevresel faktörleri içermektedir. Bozukluğun bazı genetik temelleri bulunmasına rağmen, yatkınlık genleri gibi moleküler genetik göstergelerdeki bireysel farklılıkların yüksek olması nedeniyle klinik tanı günümüzde daha çok gözlemlenebilir ve ölçülebilir davranışsal göstergelere dayanmaktadır.” diye konuştu.

Erken müdahale gelişim açısından kritik önem taşıyor

Otizmde erken tanı ve müdahalenin önemine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Erken tanı müdahale, otizmli bireylerde sosyal dikkat, dil ve zeka alanlarındaki yetersizlikleri azaltmada ve semptomların genel şiddetini düşürmede etkili olmaktadır. Her ne kadar otizm belirtileri genellikle 2 yaşından önce ortaya çıksa da birçok nedenden dolayı otizmli bireylerin önemli bir kısmı 6 yaşından sonra tanı almakta, bu da davranışsal tedavi için en uygun dönemin kaçırılmasına ve bilişsel gelişim ile yaşam kalitesinin olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır.” şeklinde konuştu.

Göz hareketinden ses tonuna kadar birçok veri analiz edilebiliyor

Yapay zekâ ile otizm araştırmalarının birleşmesinin erken tarama açısından önemli olanaklar ortaya çıkardığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Yapay zeka ve otizm çalışmaları bir araya geldiğinde, teknolojinin ve teknolojik gelişmelerin otizmli bireylerin yaşamında çok önemli bir hale geldiğini görmekteyiz. Makine öğrenmesi algoritmaları, bir çocuğun göz hareketlerinden, ses tonundaki frekans değişimlerinden veya oyun oynama biçiminden yola çıkarak, geleneksel yöntemlerin 6 yaşında yakaladığı işaretleri 6-12 aylıkken tespit edebilmesi çok önemli gelişmelerdir.” ifadesinde bulundu.&nbsp;

Yapay zeka destekli müdahale araçlarının, her çocuğun kendine özgü "işletim sistemine" uygun, kişiselleştirilmiş ve sabırlı bir eğitim ortamı sunma imkanı yaratabileceğini de dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Bu birleşim, otizmi bir engel olarak değil, doğru teknolojik destekle topluma entegre edilebilecek değerli bir farklılık olarak konumlandırmamızı kolaylaştıracaktır. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar ışığında küçük çocuklarda otizmin erken tarama, tanılama ve erken müdahale süreçlerinde yapay zekânın büyük bir gelişim potansiyeline sahip olduğunu ve geleneksel yöntemlerin önüne geçtiğini söyleyebiliriz.” diye konuştu. &nbsp;

Yapay zekâ tanı sürecini hızlandırabilir

Geleneksel erken tarama süreçlerinde ebeveynlerden alınan bilgilerin ve klinik gözlemlerin önemli rol oynadığını hatırlatan Dr. Gülaldı, şöyle devam etti:

“Otizmli çocukların erken taranmasında kullanılan geleneksel yöntemler, psikiyatristlerin ebeveyn beyanlarına ve klinik gözlemlere dayanarak çocuğun gelişimindeki otizm semptomlarını tanımlamak şeklindedir. Ancak makine öğrenmesi gibi yapay zeka yöntemleri; çok sayıda geçmiş otistik örneklemden ve kontrol grubundan veri kategorilerini öğrenerek otizm teşhis sürecini otomatikleştirebilir ve hızlandırabilir. Örneğin Evrişimli Sinir Ağı (CNN) tabanlı OSB sınıflandırma sistemlerinde doğruluk, duyarlılık ve özgüllük gibi performans ölçütleri üzerinden umut verici sonuçlar bildirilmektedir. Bu yöntemler, yeni giriş örneklerini sınıflandırabilen tahmin modellerinin oluşturulmasına imkân sağlıyor.”&nbsp;

Özellikle küçük çocuklarda kullanılmasına yönelik çalışmalar var

Yapay zekâ tabanlı modellerin özellikle küçük çocuklarda kullanılmasına yönelik çalışmalar bulunduğunu belirten Dr. Gülaldı, “Yapılan bir çalışma, yapay zeka ile alternatif karar ağacı (alternating decision tree) modeli oluşturularak, 13 ila 48 aylık otizmli çocuklarda yüzde 99,97 doğruluk oranıyla etkili bir şekilde tanı koyabileceğini göstermiştir. &nbsp;Otizmli küçük çocukların temel sosyal etkileşimlerde ve kişilerarası iletişimde bulunmalarına, duyguları tanıma ve yönetme yeteneklerini geliştirmelerinde yapay zekanın yardımcı olabileceği kanıtlanmıştır.” dedi.

Her çocuğa özel destek mümkün olabilir

Yapay zekânın yalnızca erken tarama ve tanılama süreçlerinde değil, müdahale ve eğitim alanında da önemli fırsatlar sağlayabileceğini belirten Dr. Gülaldı, “Yapay zekâ destekli sistemler çocukların davranışlarını analiz edebiliyor, göz teması, mimik ve dikkat süreçlerini değerlendirebiliyor ve dolayısı ile tanı süresini önemli ölçüde kısaltabiliyor. Böylelikle bu sistemlerin otizmde erken müdahale için kritik fırsatlar sunması sevindirici gelişmelerdir. &nbsp;Yapay zekâ artık sadece bir teknoloji değil; otizm alanında erken tanı, erken müdahale ve doğru destek almanın önemli bir aracı haline geliyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yapay zekâ otizmde erken tanının kapısını aralıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 10:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160236_60777783aa3de7e7c22d49cbafa592e9.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160236_60777783aa3de7e7c22d49cbafa592e9.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160236_60777783aa3de7e7c22d49cbafa592e9.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Karaciğer Tümörlerinde Girişimsel Tedavi Konforu]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-karaciger-tumorlerinde-girisimsel-tedavi-konforu-11697.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-karaciger-tumorlerinde-girisimsel-tedavi-konforu-11697.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaşamın sürdürülmesi için hayati öneme sahip olan karaciğer, hem kendi dokusundan gelişen primer yani birincil tümörlerin hem de başka organlardan yayılan metastatik tümörlerin görülebildiği nadir organların başında geliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Vücut için herhangi bir yedeği ya da alternatifi de bulunmayan karaciğerdeki tümörlerin tedavi planı, tümörün türü, boyutu, sayısı, yerleşimi ve hastanın genel sağlık durumu gibi birçok faktörle birlikte değerlendirilerek yapılıyor. Günümüzde karaciğer tümörlerinin tedavisinde uygulanan girişimsel yöntemlerle hastalar kısa sürede konforlu bir şekilde günlük yaşamlarına dönebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Onur Ergun, karaciğer tümörlerinde kullanılan girişimsel radyolojik tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Karaciğer tümörlerinde doğru tanı, tedavinin ilk adımı

Girişimsel radyolojinin yalnızca tedavi aşamasında değil, doğru tanının konulmasında da önemli bir rolü bulunmaktadır. Ultrasonografi veya Bilgisayarlı Tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde gerçekleştirilen iğne biyopsileriyle tümörden örnek alınarak tümörün yapısı ve gerekli durumlarda moleküler özellikleri değerlendirilir. Görüntüleme rehberliğinde gerçekleştirilen biyopsiler, hedef bölgeye kontrollü ve hassas şekilde ulaşılmasını sağlar.

“İğne deliğinden” tümöre doğrudan müdahale

Girişimsel radyolojik tedaviler temel olarak ablasyon ve damarsal (endovasküler) tedaviler olmak üzere iki ana grupta değerlendirilir. Ablasyon yöntemlerinde, karaciğerdeki tümörün içerisine ciltten özel bir iğne yerleştirilerek enerji uygulanır ve tümör dokusunda yüksek veya düşük sıcaklık oluşturularak kanser hücrelerinin tahrip edilmesi hedeflenir. Özellikle uygun özelliklere sahip, küçük boyutlu ve sınırlı sayıdaki tümörlerde kullanılan başlıca ablasyon yöntemleri şunlardır:

Radyofrekans ablasyon:&nbsp;Elektrik akımı kullanılarak tümör dokusunun ısıtılması ve tahrip edilmesi. Mikrodalga ablasyon:&nbsp;Mikrodalga enerjisiyle tümör dokusunda yüksek sıcaklık oluşturularak tümörün yok edilmesinin hedeflenmesi. Kriyoablasyon:&nbsp;Tümör dokusunun kontrollü şekilde dondurularak tahrip edilmesi.

Bu işlemler, görüntüleme yöntemleri eşliğinde ve ciltten yaklaşık 1-2 milimetrelik bir giriş noktasından gerçekleştirilir. Cerrahi kesi gerektirmemesi, uygun hastalarda tedavi sonrası iyileşme sürecinin hızlı olmasına katkı sağlar.

Tümörü besleyen damarlara hedefli tedavi

Girişimsel radyolojide kullanılan bir diğer tedavi grubu ise damarsal yani endovasküler yöntemlerdir. Bu işlemlerde damar yoluyla karaciğer atardamarına ve tümörü besleyen damarlara ulaşılır. Başlıca endovasküler tedavi yöntemleri şöyle sıralanabilir:

1. TAKE (Transarteriyel Kemoembolizasyon):&nbsp;Tümörü besleyen damarlara kemoterapi ilacının verilmesi ve aynı zamanda damarların embolize edilerek tümörün kanlanmasının azaltılması esasına dayanır.

2. TARE (Transarteriyel Radyoembolizasyon):&nbsp;Tümörü besleyen damarlara radyoaktif mikrokürelerin gönderilmesiyle tümör dokusuna doğrudan radyasyon verilmesi hedeflenir.

Bu yöntemler özellikle cerrahi tedavinin uygun olmadığı hastalarda, hastalığın özelliklerine göre tümörün küçültülmesi veya büyümesinin kontrol altına alınması amacıyla kullanılır. Bazı hastalarda ise uygulanan tedaviler sonrasında cerrahi tedaviye uygun koşullar oluşturulur.&nbsp;

Daha küçük giriş, daha kısa iyileşme süreci

Girişimsel radyolojik tedavilerin en önemli avantajlarından biri küçük bir giriş noktasından uygulanabilmesidir. Cerrahi kesi gerektirmemesi, daha az ağrı ve daha kısa iyileşme sürecine olanak sağlar. Uygun hastalarda işlemler sonrasında hastanede kalış süresi de kısa olur ve hastalar aynı gün veya ertesi gün taburcu edilebilir. Ayrıca hastalığın seyri ve tümörün özelliklerine bağlı olarak bazı girişimsel tedavilerin gerektiğinde yeniden uygulanabilmesi de önemli bir avantaj olarak değerlendirilir.

Tedavi kararı multidisipliner yaklaşımla veriliyor

Karaciğer tümörlerinde tek bir tedavi yöntemi her hasta için uygun olmayabilir. Hastanın genel durumu, tümörün özellikleri, hastalığın yaygınlığı ve eşlik eden hastalıklar değerlendirilerek tedavi planı oluşturulur. Bu nedenle günümüzde karaciğer tümörlerinin tedavisinde onkoloji, genel cerrahi ve girişimsel radyoloji başta olmak üzere farklı branşların birlikte değerlendirme yaptığı multidisipliner yaklaşım büyük önem taşır. Girişimsel radyolojide kullanılan teknolojilerin gelişmesiyle birlikte, görüntüleme sistemlerine yapay zekâ ve robotik teknolojilerin entegrasyonunun da tedavilerin hassasiyetini artırması ve gelecekte karaciğer tümörlerinin tedavisinde daha ileri imkanlar sunacaktır.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Karaciğer Tümörlerinde Girişimsel Tedavi Konforu - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 09:05:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160303_ca943c9d88f015e81f1fe354b6baaec7.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160303_ca943c9d88f015e81f1fe354b6baaec7.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160303_ca943c9d88f015e81f1fe354b6baaec7.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yürürken artan, dinlenince geçen ağrıya dikkat!   ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-yururken-artan-dinlenince-gecen-agriya-dikkat-11698.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-yururken-artan-dinlenince-gecen-agriya-dikkat-11698.html</link>
                    <description><![CDATA[Yürürken ağrılarınızın artması, merdiven veya yokuş çıkarken kalçanızda ve baldırlarınızda hissettiğiniz kramplar yalnızca yaşlılık belirtisi olmayabilir. Daha önce rahatlıkla kat ettiğiniz mesafeyi artık dinlenerek tamamlıyor, yürüdükçe öne eğilme ihtiyacı hissediyor ve oturduğunuzda rahatlıyorsanız, bel daralması sorunu ile karşı karşıya olabilirsiniz.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Omurilik kanalı ile sinirlerin geçtiği boşlukların daralması sonucu gelişen hastalık; ağrı, uyuşma, karıncalanma ve zamanla kas gücü kaybına yol açabiliyor. Erken değerlendirme ve ameliyatsız tedaviler ise hastalığın ilerleme sürecini yavaşlatarak kişinin yürüme kapasitesinin ve yaşam kalitesinin korunmasına yardımcı olabiliyor.&nbsp;Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralmasının yaşlılığın doğal bir sonucu olarak görülüp ihmal edilmemesi gerektiğini belirterek, “Belirtiler başladığında hastanın yürüme kapasitesi ve günlük yaşam kalitesi bozulmaya başlar. Özellikle şiddetli ağrı ve ilerleyici kas gücü kaybı dikkat edilmesi gereken en önemli bulgulardır. Erken değerlendirme ve süreci yavaşlatan ameliyatsız tedaviler hastaya zaman kazandırabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir” diyor. Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralmasının belirtilerini ve tedavi yöntemlerini anlattı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Yürüdükçe artıyor, dinlenince azalıyor

Bel daralması, bel bölgesindeki omurilik kanalının ve buradan çıkan sinirlerin geçtiği boşlukların daralması anlamına geliyor. Sinirler ve onları besleyen damarlar baskı altında kaldığında kalçalarda ve bacaklarda kramp tarzında ağrı, yanma, uyuşma ve karıncalanma gelişebiliyor. Şikayetlerin en tipik özelliğini ise yürümekle artması, dinlenmek veya öne doğru eğilmekle hafiflemesi oluşturuyor. Uyuşma yakınmaları geceleri daha belirgin hale gelebiliyor.

Hastaların ilk fark ettikleri belirtilerden birinin dik durmakta zorlanmak olduğunu ifade eden&nbsp;Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, “Hasta, daha önce rahatlıkla yürüdüğü mesafeyi artık ağrı nedeniyle dinlenerek tamamlamak zorunda kaldığını fark eder. Yürürken zamanla öne doğru eğilir, yokuş çıkmakta zorlanır; baldırlarında kramp, yanma ve uyuşma hisseder. Oturduğunda veya öne doğru eğildiğinde ise belirgin bir rahatlama yaşar” diye konuşuyor.

60 yaş üzerindeki her 3 kişiden birinde görülüyor

Omurgadaki disklerin ve eklemlerin yaşlanıp yapılarının bozulmasıyla gelişen bel daralması, en sık orta ve ileri yaşlarda görülüyor. Altmış yaşın üzerindeki her üç kişiden birinde anatomik olarak bel daralması bulunmasına rağmen, bu kişilerin yalnızca küçük bir bölümünde klinik belirtiler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla görüntülemede daralma saptanması her zaman tedavi gerektiği anlamına gelmiyor; hastanın şikayetleri ve muayene bulguları da birlikte değerlendiriliyor.&nbsp;

Bel daralması çoğunlukla yavaş ilerliyor. Omurlar arasındaki disklerde başlayan bozulmaya zaman içinde eklemlerdeki değişiklikler, kemik çıkıntıları ve bağlarda kalınlaşma eşlik ediyor. Bunların sonucunda kanal daralarak sinirler üzerinde baskı oluşturuyor. Hastalık nadiren doğuştan gelişirken; bel fıtığı, bel kayması, tümörler ve omurga kırıkları da sonradan gelişen bel daralmasına neden olabiliyor. Genetik yatkınlık, mekanik ve çevresel etkenlerin yanı sıra fazla kilo da omurgaya binen yükü artırarak süreci hızlandırabiliyor.

Ağrıdan kaçarken hareketsiz kalmayın!

Uzun süre ayakta durmak ve yürümek ağrıyı artırdığı için hastalar zamanla hareket etmekten kaçınabiliyor. Ancak ağrı yaşamamak amacıyla tamamen hareketsiz bir yaşam sürmek, kasları ve eklemleri daha da güçsüzleştirerek klinik tablonun ağırlaşmasına neden olabiliyor.

Prof. Dr. Necdet Sağlam, bu durumun bir kısır döngü oluşturduğuna dikkat çekerek, “Ağrıdan kaçınmak için hareketsiz bir yaşam modeline bürünmek doğru değildir. Hareketsizlik kemik, kas ve eklemlerdeki yaşlanma ve bozulmayı artırabilir. Bunun yerine ağrıyı artıracak zorlayıcı hareketlerden kaçınılmalı, kişinin hareket kapasitesini korumaya yönelik tedaviler sürdürülmelidir” diyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Bel daralması her zaman ciddi bir klinik tabloya yol açmasa da daralmanın şiddetine göre belirtiler ağırlaşabiliyor. Tedavinin gecikmesi ağrıların sıklaşmasına, uyuşma ve kas güçsüzlüğünün artmasına neden olabiliyor. İlerlemiş hastalıkta idrar ve büyük abdest kontrolünde bozulma, hatta kısmi felç gelişebiliyor.

Bel kanalının nadiren ani ve tam olarak daralması ise şiddetli ağrı ve felçle seyreden, acil ameliyat gerektiren bir tabloya yol açabiliyor. Bu nedenle kontrol edilemeyen şiddetli ağrı, ilerleyici kas gücü kaybı ile idrar veya büyük abdest kontrolünde bozulma geliştiğinde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor.

Tanıda hastanın şikayetleri yol gösteriyor

Bel daralmasının tanısında öncelikle hastanın duruşu, şikayetlerinin ne zaman artıp azaldığı ve nörolojik muayene bulguları değerlendiriliyor. Kesin tanıda MR incelemesinden yararlanılıyor. Hastanın durumuna göre dinamik görüntüleme yöntemleri ve elektromiyografik incelemeler de uygulanabiliyor.

İleri yaşlarda görüntülemede bel daralmasına sık rastlansa da tedavi kararı yalnızca MR sonucuna göre verilmiyor. Anatomik daralmanın hastanın yürüme kapasitesini ne ölçüde etkilediği, ağrının şiddeti, kas gücü kaybı ve günlük yaşam bağımsızlığındaki azalma tedavinin planlanmasında önem taşıyor.

Öncelik ameliyatsız tedavilerde

Tedavide ağrının ve sinir kaynaklı şikayetlerin azaltılması, hastanın yürüme kapasitesi ile günlük yaşam bağımsızlığının korunması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi amaçlanıyor. İlk aşamada ilaç tedavisi, fizik tedavi ve kişiye özel egzersizlerden yararlanılıyor. Uygun hastalarda sinir kökü blokajlarıyla da ağrı kontrol altına alınabiliyor.

Her bel daralması tanısı alan hastanın ameliyat olması gerekmediğini vurgulayan Prof. Dr. Necdet Sağlam, “Hastanın şikayetleri kontrol edilebiliyor ve ilerleyici bir nörolojik kayıp bulunmuyorsa öncelikle ameliyatsız yöntemlerle takip ediyoruz. Ancak stabilite bozukluğundan kaynaklanan mekanik ağrılar ile ilerleyici sinir ve kas güçsüzlüğü ameliyat gerektirebilir” diyor.

Ameliyat yürüme kapasitesini geri kazandırabiliyor

Kontrol altına alınamayan ağrı, ilerleyici nörolojik kayıp ve günlük yaşam bağımsızlığında belirgin azalma geliştiğinde ameliyat seçeneği gündeme geliyor. Ameliyatın temel amacı, sinirlerin üzerindeki baskıyı kaldırarak ağrıyı azaltmak ve hastanın yürüme kapasitesini yeniden kazanmasını sağlamak oluyor.

Operasyonda daralan bölgedeki kemik ve yumuşak dokular çıkarılarak sinirler üzerindeki baskı ortadan kaldırılıyor. Omurgada kayma veya stabilite bozukluğu varsa bazı hastalarda vida kullanılarak füzyon ameliyatı da yapılabiliyor. Bu karar, hastanın durumuna ve altta yatan soruna göre kişiye özel olarak veriliyor. Prof. Dr. Necdet Sağlam, “Bel daralmasını yalnızca yaşlılığın doğal bir sonucu olarak görüp ağrı ve yürüme güçlüğünü ihmal etmeyin. Her hasta için ameliyat gerekmez; ancak kontrol edilemeyen ağrı, kas gücü kaybı ve günlük yaşam bağımsızlığının bozulduğu durumlarda ameliyat kurtarıcı bir yöntem olabilir” diyor.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yürürken artan, dinlenince geçen ağrıya dikkat!    - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 08:52:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160322_9c85a9928c9dd4b3679d539b59e9bff0.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160322_9c85a9928c9dd4b3679d539b59e9bff0.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/02092026160322_9c85a9928c9dd4b3679d539b59e9bff0.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Böbrek Kanserinde En Büyük Risk: Belirti Vermemesi]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-bobrek-kanserinde-en-buyuk-risk-belirti-vermemesi-11682.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-bobrek-kanserinde-en-buyuk-risk-belirti-vermemesi-11682.html</link>
                    <description><![CDATA[Hastalığın klasik belirtileri arasında yan ağrısı, idrarda kan ve karında kitle yer alması olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Yazıcı bu üç tablonun da oldukça nadir görüldüğünün altını çiziyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Böbrek kanserinin en yaygın türü olan renal hücreli karsinom (RHK), çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerliyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Yazıcı hastalığın büyük bölümünün başka şikayetlerle yapılan tetkikler sırasında tesadüfen ortaya çıktığını belirterek, düzenli kontrollerin önemine dikkat çekiyor. Doç. Dr. Özgür Yazıcı “Böbrek kanseri çoğu zaman sessiz ilerliyor, erken tanı ise çoğunlukla tesadüflere bağlı gelişiyor.&nbsp;Böbrek kanserlerinin yaklaşık yüzde 90’ını oluşturan renal hücreli karsinom ise özellikle erkeklerde daha sık görülüyor, risk yaşla birlikte artıyor” diyor.

ERKEKLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

Renal hücreli karsinomun (RHK), tüm kanserlerin yaklaşık %3’ünü oluşturmasına rağmen, böbrek kanserlerinin büyük çoğunluğundan sorumlu olduğunu söyleyen Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Yazıcı “Hastalık çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerliyor ve genellikle başka nedenlerle yapılan görüntülemelerde tesadüfen ortaya çıkıyor. Erkeklerde kadınlara göre daha sık görülen ve ileri yaşla birlikte görülme riski artan böbrek kanseri, özellikle sigara kullanımı, obezite ve hipertansiyon gibi faktörlerle yakından ilişkili. Ailede böbrek kanseri öyküsü bulunması da riski artırıyor” diyor.

3 BELİRTİYE DİKKAT&nbsp;

Hastalığın klasik belirtileri arasında yan ağrısı, idrarda kan ve karında kitle yer alması olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Yazıcı bu üç tablonun da oldukça nadir görüldüğünün altını çiziyor. Bu belirtiler ortaya çıktığında hastalığın çoğu zaman ileri evrede olabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Özgür Yazıcı “Bazı hastalarda ise kemik ağrısı veya geçmeyen öksürük gibi, hastalığın yayıldığını düşündüren şikayetler ilk bulgu olabiliyor. Günümüzde böbrek tümörlerinin büyük kısmı, ultrason, tomografi veya MR gibi görüntüleme yöntemleri sayesinde erken evrede ve tesadüfen saptanıyor. Bu durum tedavi başarısını önemli ölçüde artırıyor” diyor.

TEDAVİDE CERRAHİ ALTIN STANDART

Böbrek kanserinde en etkili tedavi yönteminin cerrahi olduğunu belirten Doç. Dr. Özgür Yazıcı uygun hastalarda ameliyatın tedavinin temelini oluşturduğunu söylüyor ve ekliyor: “Son yıllarda laparoskopik ve robotik cerrahi yöntemler ön plana çıkıyor. Bu teknikler sayesinde daha küçük kesilerle ameliyat yapılabiliyor, daha az ağrı ve kan kaybı yaşanıyor, hastanede kalış süresi kısalıyor, günlük hayata dönüş hızlanıyor. Robotik cerrahi, üç boyutlu görüntü ve yüksek hassasiyet avantajıyla cerrahlara önemli kolaylık sağlarken, maliyet ve dokunma hissinin olmaması dezavantajları arasında yer alıyor.”

KORUNMAK MÜMKÜN

Böbrek kanserinden korunmada en etkili yöntemlerin başında sigaradan uzak durmanın ve sağlıklı kilo vermenin geldiğini vurgulayan Doç. Dr. Özgür Yazıcı düzenli fiziksel aktivitenin de riski azaltan önemli faktörler arasında yer aldığını söylüyor.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Böbrek Kanserinde En Büyük Risk: Belirti Vermemesi - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 11:38:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026214442_41ca6e24cf35a84062f0cfaa193b766c.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026214442_41ca6e24cf35a84062f0cfaa193b766c.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026214442_41ca6e24cf35a84062f0cfaa193b766c.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Oksijen maskesini önce kendine tak: Bakım verenin de bakıma ihtiyacı var!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-oksijen-maskesini-once-kendine-tak-bakim-verenin-de-bakima-ihtiyaci-var-11674.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-oksijen-maskesini-once-kendine-tak-bakim-verenin-de-bakima-ihtiyaci-var-11674.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Alzheimer Farkındalık Ayı kapsamında, özellikle Alzheimer hastalarına bakım veren kadınların yaşadığı fiziksel ve duygusal tükenmişlik, suçluluk ve öfke duyguları ile bakım yükünün aile içinde paylaşılması ve bakım verene psikolojik destek sağlanmasının önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Bakım yükünün ezici çoğunluğu kadınların omuzlarında!

Türkiye'de bakım yükünün ezici çoğunluğunun maalesef kadınların, kız evlatların, gelinlerin omuzlarında olduğunu ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Erkekler ‘iş güç sahibi’ olarak görülürken, kadınlardan doğuştan gelen bir fedakârlık beklenir. Bu, sadece bireysel bir adaletsizlik değil; aynı zamanda toplumsal bir kördüğümdür.” dedi.

Tüm bu duygusal yükün üzerine bir de ‘kadınsın, sabretmeli, fedakâr olmalısın’ baskısı eklendiğinde, tükenmişliğin kaçınılmaz hale geldiğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Çünkü kadın, hem kendi suçluluğuyla hem de toplumun dayattığı ‘mükemmel bakım veren’ rolüyle boğuşur. Oysa bir erkek kardeş ya da eş, bu yükün sadece küçük bir kısmını üstlense, kadının omuzlarındaki dağ bir tepeye dönüşebilir.” şeklinde konuştu.

Kadınlar, hasta bakımının yükünü tek başına taşımak zorunda değil!&nbsp;

Ülkemizde hasta bakımının, bir kadın meselesi olmaktan çıkarılması gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, “Bir insanın sevdiğine bakması, cinsiyetinden bağımsız, insani bir sorumluluktur. Kadınlar, bu yükü tek başına taşımak zorunda değil. Yardım istemek, paylaşmak, hatta&nbsp;hak talep etmek&nbsp;kadınların en doğal hakkı.” dedi.

Kadınların bu yükü üstlenmesinin sadece toplumsal baskıdan değil, aynı zamanda içlerinden gelen o güçlü doğal anaçlık içgüdüsünden de kaynaklandığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, “Bir anne gibi şefkatle, bir kız evlat gibi sorumlulukla, bir eş gibi sadakatle sarılıyorlar. Bu, onların en büyük gücü ama aynı zamanda en kırılgan yanı; çünkü bu duygu o kadar derin ki, sınır koymayı zorlaştırıyor, ‘Daha ne kadar dayanabilirim?’ sorusunu sordurtmuyor.” ifadelerini kullandı.

Anaçlık, bir tuzağa dönüşebilir!&nbsp;

“Bakım veren kadınların bu yükü üstlenmesinde kuşkusuz o içten gelen anaçlık duygusu çok büyük rol oynar.” diyen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bir annenin çocuğuna duyduğu koşulsuz şefkat gibi, bir kadının anne babasına da aynı koruyucu kollarla sarılabildiğini aktardı.

Ancak bu kutsal duygunun, bir yandan da kadının ‘ben dayanırım, ben bırakamam’ diyerek sınırlarını zorlamasına ve kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmesine neden olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, şunları söyledi:

“İşte bu noktada anaçlık, bir erdem olmaktan çıkıp bir tuzağa dönüşebilir. Bu yüzden kadınların, o içlerindeki ‘her şeyi yapabilirim’ sesini dinlerken, bir yandan da ‘Ne kadar yapabilirim?’ sorusunu sormayı öğrenmeleri gerekir.

Bakım veren kadınlar, içlerindeki anaçlık duygusu nedeniyle profesyonel destek almayı çoğu zaman bir ‘ihanet’ veya ‘yetersizlik’ olarak görürler. ‘Ben anneme/babama bakamıyor muyum?’ diye düşünürler. Oysa profesyonel destek almak, kadının anaçlığını reddetmesi değil, onu daha uzun süre sürdürebilmesi için atılan en akıllıca adımdır. Bir uzmandan yardım almak, ‘ben tükeniyorum, yardıma ihtiyacım var’ demenin cesaretidir; bu, fedakârlıktan vazgeçmek değil, fedakârlığı sürdürülebilir kılmaktır.”

Bakım verenin yorgunluğu hafife alınmamalı!

Özellikle Alzheimer hastalarına bakım verenlerde tükenmişliğin çok yaygın olduğuna dikkat çeken &nbsp;Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Alzheimer, kanser gibi net bir savaş değil, aksine her gün biraz daha toprak kaybettiren sessiz bir istiladır.” dedi.&nbsp;

Bakım verenin, sevdiği insanın anılarının, becerilerinin ve sonunda kimliğinin yok oluşuna gözleri açık bir şekilde tanıklık ederken, bir yandan da o kişinin tüm fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarlacı, “Bu yük, hastalığın orta evresinde –kişilik değişikliklerinin, gece dolaşmalarının, ajitasyon ve idrar kaçırmanın başladığı dönemde– doruk noktasına ulaşır. Artık hasta etrafındakilerle mantıklı bir bağ kuramaz, bakım veren ise hiç ara vermeden 7/24 tetikte, adeta bir ‘nöbetçi’ gibi yaşamaya başlar. Bakım verenin bu dönemdeki yorgunluğu ‘işte bu kadar’ diye geçiştirilmemeli. Ona ‘Bugün nasılsın?’ diye sorarken gözlerinin içine bakarak sorun, çünkü aldığınız cevap çoğu zaman ‘iyiyim’ yalanı olacaktır; sizin gözlerinizdeki gerçek merak, o yalanın arkasını görmenize yardım eder.” önerisinde bulundu.

Bakım verenin duygularını onaylamak, çözüm önermekten çok daha değerli!

Bakım verenin fiziksel yorgunluğunun buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarlacı, “Asıl kütle, duyguların karanlık ve ağır sularında gizlidir. Suçluluk; ‘keşke daha sabırlı olsaydım’, öfke; ‘Neden sürekli aynı şeyi soruyor?’, çaresizlik; ‘hiçbir şey düzelmiyor’ ve sürekli tetikte olma hali; ‘Acaba şimdi ne yapacak?’. Bu duygular, bakım verenin hasta olduğunun değil; emeğinin, bağlılığının ve sevgisinin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır.” dedi.

En önemli ayrımın hastaya değil, hastalığa kızılması olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Kişi bu ayrımı zihnine kazıdığı an, omuzlarındaki suçluluk yükü hafiflemeye başlar. Bakım veren bir başkasına öfkesini, yorgunluğunu anlattığında ‘ama o senin annen/baban’ denmemeli. Bu cümle, onun zaten derinlerde hissettiği suçluluğu daha da alevlendirir. Bunun yerine ‘bu çok zor olmalı, haklısın’ diyerek duygularını onaylamak, çözüm önermekten çok daha değerlidir.” açıklamasını yaptı.

Bir mola, bakım verenin dayanıklılığını yeniden toplaması için altın değerinde!

Hastanın sürekli aynı şeyi sorması, gece uyanması veya kişilik değişikliklerinin, bakım verenin ruhuna adeta üç ayrı cepheden saldırdığını dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Aynı soruyu kırkıncı kez cevaplamak, bakım verenin sözlerinin hiçbir işe yaramadığını hissettirir ve öz-değerini sessizce tırmalar. Gece uyanmaları ise dinlenme penceresini tamamen kapatır; kronik uyku yoksunluğu, depresyonun en sadık dostudur ve bir süre sonra en basit kararları bile almayı imkânsız kılar. En yıkıcı olanı ise kişilik değişiklikleridir. Sevilen o tatlı, anlayışlı insanın yerinde, tanınmayan, bazen şüpheyle hatta düşmanlıkla bakan bir ‘yabancı’ belirir. Bu, adeta her gün küçük küçük bir yas tutmak gibidir.” dedi.

Bakım vereni bu yükün altında ezilirken izlemek yerine ‘bugün sen hastayla ilgilenme, ben alayım’ diyerek birkaç saatlik de olsa bir mola vermesini sağlamanın önemine değinen Prof. Dr. Tarlacı, “O mola, onun dayanıklılığını yeniden toplaması için altın değerindedir. Ayrıca, bakım verenin yaşadığı bu ‘sessiz yas’ı ciddiye alın; onunla hastanın eski günlerine dair güzel anılar konuşun, çünkü bu konuşmalar, bugünün acısına karşı küçük bir sığınak olur.” diye konuştu.

Öfke hastaya yöneltilmemeli, ama bastırılmaya da çalışılmamalı!

Bakım verenin hastaya duyduğu öfke veya zaman zaman sabrını kaybetmesinin, insan olmanın en doğal parçaları olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu kesinlikle ‘kötü bir bakım veren’ olmakla eşdeğer değildir.” dedi.

Tam aksine, bu duyguların, ne kadar yoğun bir emek verildiği ve ne kadar tükenildiğinin haykırışı olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:

“Bu anlarda yapılması gereken en önemli şey, odadan çıkmaktır. Hasta güvenli bir yere bırakılmalı, yüze soğuk su çarpılmalı, derin nefes alınmalı ve ‘bu hastalık, bu an, bu öfke, ben değilim’ diye tekrarlanmalı. Öfke asla hastaya yöneltilmemeli, ama bastırılmaya çalışılmamalı da. O öfke, güvenilen birine, bir arkadaşa veya bir destek grubuna kelimelere dökülmeli.

Bakım veren size ‘ona bağırdım, çok pişmanım’ dediğinde, onu yargılamayın. Ona ‘zor bir andı, geçti, sen hala iyi bir evlatsın/eşsin senin de sorunların, devam eden hayatın var’ deyin. Onun kendini affetmesine yardımcı olun; çünkü o zaten kendini en ağır şekilde yargılamıştır. Sizin anlayışınız, onun yarasına merhem olur.”

Profesyonel destek bir lüks değil, bir cankurtaran halatıdır!&nbsp;

Bakım verenin kendisinde uyku bozukluğu, sürekli kaygı, sosyal hayattan uzaklaşma veya hiçbir şeyden keyif alamama gibi belirtilerin, psikolojik sağlığın kırmızı alarm zilleri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Eğer bu belirtiler 2 haftadan uzun sürüyorsa, sabahları yataktan kalkmak için hiçbir neden bulunamıyorsa, eskiden keyif alınan hiçbir şey artık iyi gelmiyorsa ve sürekli bir ‘çökme’ hissi yaşanıyorsa, profesyonel destek bir lüks değil, bir cankurtaran halatıdır.” dedi.

‘Keşke olmasaydı’ veya ‘ben bu hayatı kaldıramıyorum’ gibi düşüncelerin baş göstermesi durumunda vakit kaybetmeden bir psikiyatrist veya psikologdan randevu alınmasını öneren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu, teslim olunduğu değil; bilakis savaşmak için güç toplamaya gidildiği anlamına gelir.

Bakım verenin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğu fark edildiğinde, ‘sen psikoloğa git’ demek yerine, onunla birlikte bir randevu alınabilir veya ilk randevuya onunla gitmek teklif edilebilir. O, bu adımı atmaktan çekiniyor olabilir; bir yakınının yanında durması, o kapıdan girmesini çok daha kolaylaştırır. Ayrıca, bu durum bir ‘başarısızlık’ gibi değil, doğal bir süreç olarak kabul edilmeli.”

Gerçek destek, bakım verene kendine bakması için alan açmaktır!&nbsp;

‘Sen de kendine bakmalısın’ demenin kolay olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “En hayati ve zor soru, ‘Peki bunu gerçek hayatta mümkün kılmak için ailelerin nasıl bir destek sistemi oluşturması gerekir?’ sorusu.” dedi.

Bunu gerçek kılmak için ailenin sadece sözde değil, eylemde bir sistem kurmasının şart olduğunun altını çizen Prof. Dr. Tarlacı sözlerini şöyle tamamladı:

“Vardiya sistemi: Bakımı ‘tek kişilik bir kahramanlık gösterisine’ dönüştürmeyin. Haftanın belirli günlerini diğer kardeşler veya yakınlar üstlensin; uzaktakiler ise maddi olarak profesyonel bir gece bakıcısına destek olabilir.

Kutsal mola günü: Haftada en az bir tam günü, profesyonel bir sağlık çalışanı veya gündüz bakım merkezi devralsın. O gün kesinlikle bakım verenindir; o gün yatabilir, dışarı çıkabilir veya hiçbir şey yapmayabilir. Bu mola, onun uzun yoldaki benzin istasyonudur.

Düzenli aile toplantıları: Aile içinde ayda bir kez, sadece hastanın değil, bakım verenin ruh halinin de konuşulduğu bir toplantı yapın. Herkesin katılımını zorunlu kılın ve masaya ‘Bu ay seni en çok ne yordu?’ sorusunu koyun.

Siz, bakım verene ‘kendine iyi bak’ demekle yetinmeyin; ona zaman hediye edin. ‘Cumartesi sabah ben geliyorum, sen kahvaltıya çık’ gibi net bir teklifle gelin. Veya ‘bu ayın gece bakım ücretini ben karşılıyorum’ deyin. Unutmayın, bakım veren sizden yardım istemekte zorlanır; çünkü o, her şeyi kendi başarmaya şartlanmıştır. Sizin yapacağınız en büyük iyilik, sormadan ve bekletmeden devreye girmektir. Oksijen maskesini önce kendine takması gerektiğini ona hatırlatmak değil; maskeyi takması için ona alan açmak, işte gerçek destek budur.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Oksijen maskesini önce kendine tak: Bakım verenin de bakıma ihtiyacı var! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 09:39:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142121_43c46c5d5ea144c53a607d2e71982c10.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142121_43c46c5d5ea144c53a607d2e71982c10.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142121_43c46c5d5ea144c53a607d2e71982c10.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ülkemizde 40 yaş üstü her 5 kişiden 1'inde KOAH görülüyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-ulkemizde-40-yas-ustu-her-5-kisiden-1inde-koah-goruluyor-11675.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-ulkemizde-40-yas-ustu-her-5-kisiden-1inde-koah-goruluyor-11675.html</link>
                    <description><![CDATA[Nefes darlığı şikayeti ülkemizde giderek yaygınlaşıyor. Türkiye’de 40 yaş üzerindeki her 5 kişiden birinde görülen KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı), kalıcı nefes darlığının en yaygın nedenini oluşturuyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - KOAH’ın yol açtığı nefes darlığı nedeniyle fiziksel hareketlerden kaçınmak ise zamanla kasların güçsüzleşmesine ve en basit günlük işlerin bile daha zor yapılmasına neden olabiliyor.&nbsp;

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Lütfiye Kılıç,&nbsp;kronik akciğer hastalarının doğru egzersiz ve nefes teknikleriyle günlük yaşamlarını daha rahat sürdürebileceklerini belirterek “Pulmoner rehabilitasyon; hastaların daha rahat nefes almalarını, hareket kapasitelerini artırmalarını ve hastalıklarını daha iyi yönetmelerini sağlayan kapsamlı bir programdır. Hastaneye ve acil servise başvurma ihtiyacını dahi azaltabilir” diyor.&nbsp;

Doç. Dr. Lütfiye Kılıç,&nbsp;pulmoner rehabilitasyonun kimlere uygulanabildiğini ve hastalara sağladığı önemli faydaları anlattı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Nefes darlığı yaşayanların sayısı artıyor

Türkiye’de nefes darlığından yakınanların sayısı son yıllarda belirgin şekilde artıyor. Bu artışta, toplumda tütün ürünleri kullanım oranının yüzde 34,8’e ulaşmasının yanı sıra hava kirliliği ve küresel ısınmaya bağlı sıcak hava dalgaları etkili oluyor. Nüfusun yaşlanması, hareketsiz yaşam ve obezitenin yaygınlaşması da kronik nefes darlığı yaşayan hasta sayısının her geçen yıl büyümesine yol açıyor.

Kalıcı nefes darlığının en yaygın nedenini oluşturan KOAH’ın Türkiye’de 40 yaş üzerindeki her 5 kişiden birinde görüldüğünü belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, “Covid gibi ağır geçirilen solunum yolu enfeksiyonlarının akciğerlerde bıraktığı hasarlar da nefes darlığını tetikleyebiliyor. Dolayısıyla günümüzde hem çevresel etkenler hem de yaşam alışkanlıkları nedeniyle daha fazla kişi bu sorunla karşı karşıya kalıyor” diyor.

Her nefes darlığı akciğerlerden kaynaklanmıyor

Nefes darlığının başlıca nedenlerini KOAH ve astım gibi kronik solunum yolu hastalıkları oluşturuyor. Ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine bu şikayet yalnızca akciğer hastalıklarından kaynaklanmıyor. Akciğerlerin ardından nefes darlığına en sık kalp ve damar hastalıkları yol açıyor.

Kansızlık, mide ve bağırsaklarda aşırı gaz birikimine neden olan sorunlar, kronik stres ve panik atak gibi psikolojik etkenler de nefes almakta güçlüğe neden olabiliyor. Diyabet ve tiroit hastalıkları ise solunum kaslarının gücünü etkileyerek nefes darlığına zemin hazırlayabiliyor. Bu nedenle nefes darlığının nedeninin belirlenmesi ve tedavinin buna göre planlanması önem taşıyor.

Tütün ürünlerinin kullanılması, nefes darlığı açısından en zararlı yaşam alışkanlıklarının başında geliyor. Obezite ve hareketsiz yaşam da hem solunum kaslarını hem de kişinin hareket kapasitesini olumsuz etkileyerek şikayetlerin artmasına neden olabiliyor.

Hastaya özel kapsamlı bir program uygulanıyor

Pulmoner rehabilitasyon; uzun süreli akciğer hastalığı bulunan kişilerin daha rahat nefes almalarını ve günlük hayatlarını kolaylaştırmayı amaçlayan kapsamlı bir program olarak uygulanıyor. Doktor kontrolünde yürütülen programda egzersizler ve doğru nefes alma teknikleri bir araya getiriliyor. Hastaya kronik akciğer hastalığını daha iyi yönetebilmesi için eğitim verilirken, ihtiyaca göre beslenme ve psikolojik destek de sağlanıyor.

Hastaların program sayesinde nefes darlığı yaşamadan nasıl egzersiz yapabileceklerini öğrendiklerini belirten Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, “Pulmoner rehabilitasyonda hastalar kronik akciğer hastalıklarıyla ilgili bilmeleri gerekenleri öğreniyor. Programda kazanılan bilgi ve beceriler, kişinin kendisini daha iyi hissetmesine ve hastalığını daha etkili yönetmesine yardımcı oluyor. Akciğerlerin ve kasların çalıştırılması, hastanın daha aktif olmasını ve sevdikleriyle keyif aldığı etkinliklere yeniden katılabilmesini sağlıyor” diye konuşuyor.

Her yaştaki solunum hastasına uygulanabiliyor

Pulmoner rehabilitasyon, nefes darlığı nedeniyle günlük yaşamı kısıtlanan her yaştaki solunum hastasına uygulanabiliyor. Günlük işlerini yapmakta zorlanan, yaşam kalitesi azalan veya egzersiz kapasitesi kısıtlanan hastalar programdan yararlanabiliyor.

Program, rehabilitasyon ünitesinin imkanlarına ve hastanın ihtiyaçlarına göre hastanede yatarak, ayaktan veya evde uygulanabiliyor. KOAH başta olmak üzere astım, bronşektazi, interstisyel akciğer hastalıkları, kistik fibrozis, göğüs duvarı hastalıkları ve nöromüsküler hastalıklarda pulmoner rehabilitasyondan yararlanılabiliyor. Ayrıca obeziteyle ilişkili akciğer hastalıklarında, akciğer nakli öncesinde ve sonrasında, nefes alabilmek için ventilatör desteğine ihtiyaç duyan hastalarda da program uygulanabiliyor.

Günlük işleri yapma gücünü artırıyor

Kronik solunum hastalığı bulunan kişiler, nefeslerinin daralacağı endişesiyle hareket etmekten ve egzersiz yapmaktan kaçınabiliyor. Ancak hareketsizlik zamanla kasların daha da güçsüzleşmesine ve kişinin çok daha az eforla nefes darlığı yaşamasına neden oluyor. Pulmoner rehabilitasyonda hastanın durumuna uygun miktar ve türde egzersiz planlanarak bu döngünün kırılması amaçlanıyor.

Doğru egzersizler kalp ve kas gücünü artırırken, enerji seviyesinin yükselmesine ve oksijenin daha verimli kullanılmasına yardımcı oluyor. Böylece hastalar yürümek, merdiven çıkmak ve ev işlerini yapmak gibi günlük aktivitelerini daha rahat gerçekleştirebiliyor.

Hastane başvurularını azaltabiliyor

Pulmoner rehabilitasyonun, hastanın yalnızca hareket kapasitesini geliştirmekle kalmadığını, nefes darlığı hissinin ve buna eşlik eden ölüm korkusunun azalmasına da katkı sağlayabildiğini belirten Doç. Dr. Lütfiye Kılıç şöyle konuşuyor: “Program, hastalık ataklarının sıklığını azaltarak hastaneye yatış oranlarını düşürür. Solunum yoluyla alınan ilaçların daha doğru teknikle ve etkili kullanılmasını sağlar. Kişinin kendine olan güvenini ve yaşam kalitesini yükseltir.”

KOAH gibi kronik akciğer hastalığı bulunan kişilerin nefes darlığı nedeniyle hareketten tamamen uzaklaşmamaları gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, “Doğru miktarda ve hastaya uygun türde egzersizin çok önemli faydaları vardır. Pulmoner rehabilitasyon programına katılmak, birçok hasta için kelimenin hem gerçek hem de mecazi anlamıyla hayat kurtarıcı olabilir” diyor.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ülkemizde 40 yaş üstü her 5 kişiden 1'inde KOAH görülüyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 09:10:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142137_fa9b019c0f88c1aa54653784768a0ef6.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142137_fa9b019c0f88c1aa54653784768a0ef6.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142137_fa9b019c0f88c1aa54653784768a0ef6.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Prostat Şikâyetlerini Yaşlanmaya Bağlayıp Kontrollerinizi Ertelemeyin!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-prostat-sikayetlerini-yaslanmaya-baglayip-kontrollerinizi-ertelemeyin-11676.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-prostat-sikayetlerini-yaslanmaya-baglayip-kontrollerinizi-ertelemeyin-11676.html</link>
                    <description><![CDATA[Erkeklerde yaş ilerledikçe ortaya çıkan gece idrara kalkma, sık idrara çıkma, idrar akımında zayıflama gibi şikayetler çoğu zaman yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülüyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 -&nbsp; Bu belirtiler iyi huylu prostat büyümesinden kaynaklanabileceği gibi, erken evrede hiçbir bulgu vermeden ilerleyen prostat kanserinin erken dönemdeki işaretlerinden biri de olabiliyor. Bu nedenle özellikle 50 yaş sonrasında yaşa ve kişisel risklere uygun düzenli kontroller, prostat hastalıklarının erken fark edilmesi ve tedavi seçeneklerinin zamanında değerlendirilmesi açısından büyük önem taşıyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Turhan Çaşkurlu, “1-31 Eylül Prostat Farkındalık Ayı” nedeniyle prostat hastalıklarında risk faktörleri ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi.

Prostat büyümesi ile prostat kanseri genellikle karıştırılıyor&nbsp;

Prostat, mesanenin hemen altında yer alan ve idrar kanalını çevreleyen bir bezdir. Yaşla birlikte prostatın idrar kanalına yakın bölümünde dokuların büyümesi, iyi huylu prostat büyümesine neden olabilir. Bu durum özellikle sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, idrar akımında zayıflama ve mesaneyi tam boşaltamama gibi şikayetlere yol açabilir. Prostat kanseri ise prostatın farklı bölgelerinde gelişebilen anormal hücre çoğalmasıdır. En önemli farklardan biri, prostat kanserinin erken evrede çoğu zaman herhangi bir belirti vermemesidir.

PSA yüksekliği tek başına kanser anlamına gelmez

PSA değerinin yüksek çıkması her zaman prostat kanseri olduğu anlamına gelmez. İyi huylu prostat büyümesi ve prostat enfeksiyonları gibi durumlarda da PSA yükselebilir. Bu nedenle tanı yalnızca bir kan testi üzerinden konulmaz; hastanın yaşı, risk faktörleri, muayene bulguları, PSA düzeyi ve gerektiğinde görüntüleme ve biyopsi sonuçları birlikte değerlendirilir.

Bu belirtiler varsa doktora başvurulmalı

İdrarda veya menide kan görülmesi, idrar yaparken zorlanma, idrar akımının zayıflaması, özellikle geceleri sık idrara çıkma, ani idrar yapma ihtiyacı ve mesanenin tam boşalmadığı hissi mutlaka değerlendirilmelidir. İleri evrede ise açıklanamayan kemik ağrıları, kilo kaybı ve sürekli yorgunluk gibi sorunlar görülebilir. Ancak prostat kanserinin erken dönemde belirti vermeyebileceği de unutulmamalıdır.

Şikayet olmaması kontrol gerektirmediği anlamına gelmez

Prostat kanseri erken evrede sessiz ilerleyebildiği için herhangi bir şikâyetin bulunmaması kontrol gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Genel olarak ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunmayan erkeklerde 50 yaşından itibaren düzenli değerlendirme önerilir. Birinci derece akrabasında erken yaşta prostat kanseri tanısı bulunanlarda kontrollerin 45 yaşından, ailede birden fazla erken yaşta tanı öyküsü olanlarda ise 40 yaşından itibaren başlaması gündeme gelebilir. Kişisel risklere göre takip aralığı ve uygulanacak tetkikler hekim tarafından belirlenmelidir.

Erkekler kontrollerini neden erteliyor?

Prostat şikayetlerinin yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülmesi, kötü bir sonuç alma korkusu, muayeneye ilişkin çekinceler ve “şikayetim yoksa sağlıklıyım” düşüncesi erkeklerin doktora başvurmasını geciktirmektedir. Oysa prostat kanseri erken dönemde sessiz seyredebildiğinden, belirtilerin ortaya çıkmasını beklemek doğru bir yaklaşım değildir. Yaşa ve risk grubuna uygun zamanda yapılacak kontroller, hastalığın erken yakalanması ve tedavi başarısının artırılması açısından kritik önem taşır.

65 yaş üstü erkeklerde prostat kanseri riski artar

Prostat kanserinde en önemli risk faktörlerinden biri yaştır ve görülme sıklığı özellikle 65 yaş sonrasında artar. Ailede prostat kanseri öyküsü bulunması ve bazı genetik yatkınlıklar da riski artırabilir. Bu nedenle ailesinde prostat kanseri bulunan erkeklerin kontrollerini daha erken yaşta başlatmaları önem taşır.

Yaşam ve beslenme düzeninizdeki değişiklikler prostat sağlığınızı da korur&nbsp;

Beslenme ve yaşam tarzı prostat sağlığı açısından da önemlidir. Kırmızı et ve işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi, fazla kilo ve hareketsizlik olumsuz etkilerle ilişkilendirilirken; sebze ağırlıklı beslenme, domates ve balık tüketimi ile düzenli fiziksel aktivite sağlıklı yaşamın önemli parçalarıdır. Sigara kullanımı da prostat kanseri açısından olumsuz sonuçlarla ilişkilendirilmektedir.

İleri evre prostat kanserinde yeni nesil hormonal tedavilerle başarılı sonuçlar alınabiliyor

Günümüzde prostat kanserinin tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler var. Multiparametrik MR gibi gelişmiş görüntüleme yöntemleri, şüpheli alanların daha doğru belirlenmesine ve hedefe yönelik biyopsilerin yapılmasına oldukça yardımcı olmaktadır. Tedavi gerektiren hastalarda robotik cerrahi ve sinir koruyucu cerrahi teknikler, uygun hastalarda ameliyat sonrası idrar kontrolü ve cinsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlamaktadır. İleri evre hastalıklarda ise yeni nesil hormonal tedaviler ve diğer sistemik tedavi seçenekleriyle hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesinin artırılması hedeflenmektedir.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Prostat Şikâyetlerini Yaşlanmaya Bağlayıp Kontrollerinizi Ertelemeyin! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 08:58:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142157_05021ac0710b1f947809b5bf0ae85fdb.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142157_05021ac0710b1f947809b5bf0ae85fdb.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142157_05021ac0710b1f947809b5bf0ae85fdb.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Gizli Bir Kanser Salgını mı Yaşıyoruz?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-gizli-bir-kanser-salgini-mi-yasiyoruz-11677.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-gizli-bir-kanser-salgini-mi-yasiyoruz-11677.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaşam tarzı değişiklikleri ve çevresel faktörler nedeniyle son 10-15 yılda 50 yaş altı genç nüfustaki yeni tanı oranlarında izlenen artışa dikkat çeken İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can, Ancak madalyonun asıl sevindirici yüzü tam da burada saklı. Teşhis edilen vaka sayısı artsa da, kanserden ölüm oranları her geçen yıl istikrarlı bir şekilde düşüyor” diyor ve iki önemli etkene dikkat çekiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Son yıllarda çevremizde kanser tanısı alan yakınlarımızın, tanıdıklarımızın sayısı eskisine göre çok daha fazla. Pek çok kişi için bu “kanserin son yıllarda hızla arttığı” yargısına neden oluyor. Ancak bilimsel gerçek tam da böyle değil. Kanser tanısı alanların sayısının artmasının her zaman kanserin yaygınlaştığı anlamına gelmediğine dikkat çeken&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can, “İnsan ömrünün uzaması, tarama programlarının yaygınlaşması ve tanı teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde daha fazla kişiye kanser tanısı konuluyor. Ancak modern tedaviler sayesinde kanserden ölüm oranları ise giderek azalıyor. Bugün kanseri daha sık konuşuyor olabiliriz ancak aynı zamanda onu daha erken teşhis ediyor ve çok daha etkili tedavi edebiliyoruz. Kanserle mücadelede hiç olmadığımız kadar güçlü bir dönemdeyiz" diyor ve kansere karşı en güçlü iki kozu paylaşıyor.

KANSER ASLINDA DNA’NIN HATALI KOPYALAMA SÜRECİ

Her geçen gün ailenizde, iş yerinizde veya yakın çevrenizde birinin kanser teşhisi aldığını duyuyorsunuz. Bu vakalar toplumun zihninde ister istemez şu soruyu doğuruyor:&nbsp;Görünmeyen bir kanser salgınıyla mı karşı karşıyayız?&nbsp;Oysa madalyonun diğer yüzüne bakıldığında bambaşka ve umut verici bir tıbbi gerçeklik yatıyor. Toplumda kanser vakalarının "patladığı" algısının en temel sebebinin insanlığın ortalama yaşam süresinin uzamasının yattığını söyleyen&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can, “Kanser, temelde hücresel bir yaşlanma ve DNA kopyalama hatası sürecidir. Geçmişte tıp dünyası enfeksiyonlar, bulaşıcı hastalıklar veya kalp krizleri nedeniyle yaşanan erken ölümlerin önüne geçtikçe, insan ömrü uzadı. Hücrelerimiz ne kadar çok bölünürse, DNA'mızın kopyalanma aşamasında "kötü şans" eseri hata yapma ve kansere dönüşme olasılığı da istatistiksel olarak o kadar artıyor. Yani aslında kanserin daha sık görülmesi, modern tıbbın diğer hastalıklara karşı kazandığı zaferin doğal bir yan etkisidir” diyor.&nbsp;

ARTIK TIP KANSERİ DAHA YAKINDAN İZLİYOR VE DAHA İYİ TANIYOR

"Kanser" kapsamının ve modern tıptaki teşhis yeteneğinin radikal biçimde geliştiğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Burak Can, “Günümüzün gelişmiş MR, tomografi ve hassas kan testleri, bundan 30 yıl önce fark edilmesi imkansız olan çok küçük lezyonları henüz ilk evresinde yakalayabiliyor. Düşük doz akciğer BT'leri, kolonoskopiler ve mamografiler sayesinde belirti vermeyen vakalar henüz kitleleşmeden sisteme "yeni vaka" olarak girmektedir. Üstelik geçmişte farklı isimlerle anılan ya da kanser sınıfına girmeyen pek çok doku rahatsızlığı artık bu kategoride izleniyor. Dolayısıyla, tıp dünyası neyin kanser sayıldığını genişlettikçe ve tespiti kolaylaştırdıkça, istatistiklerdeki vaka sayıları da artmış görünüyor” diyor.&nbsp;

KANSER ÖLÜMCÜL OLMAKTAN ÇIKTI

Yaşam tarzı değişiklikleri ve çevresel faktörler nedeniyle son 10-15 yılda 50 yaş altı genç nüfustaki yeni tanı oranlarında izlenen artışa dikkat çeken&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can, Ancak madalyonun asıl sevindirici yüzü tam da burada saklı. Teşhis edilen vaka sayısı artsa da, kanserden ölüm oranları her geçen yıl istikrarlı bir şekilde düşüyor” diyor ve iki önemli etkene dikkat çekiyor.

Tarama programları ve Erken tanı:&nbsp;Kanser artık eskisi kadar kolay saklanamıyor. Yaygınlaşan tarama programları, gelişmiş görüntüleme yöntemleri ve moleküler tanı teknolojileri sayesinde birçok kanser henüz hiçbir belirti vermeden, erken evrede tespit edilebiliyor. Hastalık yayılmadan yapılan bu erken tanı, tedavinin başarısını önemli ölçüde artırırken yaşam süresini de uzatıyor. Kanser tedavisinde yaşanan devrimler:&nbsp;Kanser tedavisinde geleneksel kemoterapilere mahkumiyet azaldı. Son yıllarda geliştirilen "akıllı ilaçlar" doğrudan kanserli hücrenin genetik mutasyonunu hedef alırken, "immünoterapi" tedavileri vücudun kendi bağışıklık sistemini bir ordu gibi eğiterek kanserle savaşmasını sağlıyor. Bu yenilikler sayesinde 5 yıllık göreceli sağkalım oranları tıp tarihinde ilk kez %70 seviyesine ulaşmış durumda.&nbsp;

Tarama programları sayesinde henüz erken evrede yakalanabilmesi ve modern tedaviler sayesinde hastaların tedavinin ardından da yıllarca sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi ile kanserin hayatımızdaki yerinin değiştirdiğine dikkat çeken&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can,&nbsp;"Artık kanser, eskisi gibi kesin bir ölüm fermanı değil. Erken tanı, kişiye özel tedaviler ve immünoterapi gibi önemli gelişmeler sayesinde birçok kanser türü başarıyla tedavi edilebiliyor ya da uzun yıllar kontrol altında tutulabiliyor. Bugün kanserle mücadelede elimizde hiç olmadığı kadar güçlü bilimsel imkânlar var" diyor.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Gizli Bir Kanser Salgını mı Yaşıyoruz? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 08:44:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142212_4669017c0fc2c4ed29fbae5b1e9c2fc4.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142212_4669017c0fc2c4ed29fbae5b1e9c2fc4.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/01092026142212_4669017c0fc2c4ed29fbae5b1e9c2fc4.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kalp krizinde ilk dakikalar hayat kurtarıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-kalp-krizinde-ilk-dakikalar-hayat-kurtariyor-11653.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-kalp-krizinde-ilk-dakikalar-hayat-kurtariyor-11653.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, kalp krizinin belirtileri, gençlerde artan risk faktörleri, ani ölüm tehlikesi ve kriz sırasında doğru ilk müdahalenin nasıl olması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Kalp krizi erkeklerde ve yaşlılarda daha sık görülüyor!

Kalp krizinin kalbi besleyen damarların aniden tıkanması ile gerçekleştiğine dikkat çeken&nbsp;Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Miyokard enfarktüsü, yani kalp krizi demek oluyor. Normal şartlar altında kalbi üç tane ana damar besliyor. Herhangi birisi tıkandığı zaman o damarın beslediği kalbin o bölgesine oksijen gitmiyor. Bir anda o bölge hiç kasılmamaya başlıyor ve bu ciddi problemleri doğurabiliyor.” dedi.

Kalp krizinin erkeklerde ve yaşlılarda daha sık karşılaşılan bir durum olduğuna vurgu yapan&nbsp;Prof. Dr. Baltalı, “Bunun nedeni pıhtının damarı tıkaması. Kadınlarda ise menopoz başlangıcı ile birlikte artıyor. Bu daha çok yaşlılık hastalığı olarak biliniyor.” şeklinde konuştu.

Sigara, gençlerde kalp krizi oranının yükselmesine neden oluyor!

Son zamanlarda gençlerde yani 45 yaş altı kadınlarda ve erkeklerde kalp krizi oranının arttığını hatırlatan&nbsp;Prof. Dr. Baltalı, “Kalp krizinin farkındalığının artması da oranları artırdı. Eskiden olan ölümlerde kalp krizi olup olmadığı belirgin değildi. Kalp krizine neden olan risk faktörleri var. Genetik, ailesel, polijenik faktörler mevcut, sigara içmek, kolesterol gibi. Özellikle sigara içme oranı arttırdığı için gençlerde kalp krizi oranı daha yüksek görülebiliyor.” uyarısını yaptı.

Ölümcül olma riski, hangi damarın tıkandığına bağlı!

Kalp krizinin çok çeşitli belirtilerle ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Baltalı, “Birincisi, hiçbir belirti vermeyebiliyor. İkinci ve en sık olan belirti ise göğüs ağrısı veya sol kol ağrısıdır.” hatırlatmasını yaptı.

Kalp krizinde hangi damarın tıkadığı, hangi bölgenin beslenmesinin engellendiğine göre ölümcül olma riskinin arttığına vurgu yapan Prof. Dr. Baltalı, “Özellikle sağ koronerten&nbsp;tıkanmasına bağlı olarak karın ağrısı ve mide bulantısı olabiliyor. Ciddi bir ritim ileti kusuru oluşabiliyor. Bu ritim bozukluğu ölümcül oluyor.” diye konuştu.

Yaşam tarzı ve genetik riski artırıyor!

Kalp krizinin her yaşta tehlikeli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Baltalı, “Büyük damarlardan birinin tıkanmasıyla, kalbin hangi bölgesine kan gitmiyor, oksijensiz kalıyorsa o bölgeye göre o kadar tehlikeli olabiliyor. Ama bu durumun yaşla çok fazla alakası yok. Fakat gençlerde kalp krizinin çok daha fazla oranda ani kardiyak ölüme neden olduğunu söyleyebiliriz.” dedi.

Kalp krizi risk faktörlerinin normal, koroner arter hasta risk faktörleriyle benzer olduğunu ifade eden Prof. Dr. Baltalı, şunları söyledi:

“Sigara en önemli nedeni, kalp krizi riskini 3-4 kat arttırıyor. İkincisi kötü kolesterol yüksekliği. Üçüncü neden tansiyon, şeker hastalığı ve genetik. Genetikten kasıt,&nbsp;anne babadan&nbsp;direkt olarak geçen bir şey değil ama annesi ve babası 60 yaşın altında kalp krizi geçirmiş ise bu bireyler çok daha risk altında. Onun için bu kişilerin çok daha erken zamanlarda bu risk faktörlerine baktırmaları ve bunlardan kaçınmaları gerekiyor.

Önlem olarak, bu tür riskleri ortadan kaldırmak, sigarayı bırakmak, kolesterol ilacı kullanmak, zeytinyağı ve sebze meyve ağırlıklı sağlıklı beslenmek gerekiyor. Günlük belli oranlarda yürüyüş veya yüzme gibi egzersizlere yer zaman ayrılmalı.”

İlk müdahalenin en önemli adımı 112’yi aramak!

Kalp krizi geçiren kişiye ilk müdahalenin hayati öneme sahip olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Yapılacak ilk şey istirahat almaktır. En önemli şey ise 112 acil ambulansı aramak ve ambulansı çağırmaktır.” dedi.

Kalp krizi geçiren birine müdahalenin herhangi biri tarafından yapılmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Baltalı, “Müdahaleyi alanında uzman kişiler yapmalı. Kalp krizi geçiren insan sırt üstü yatırılmalı ve hareket ettirilmemeli. Ambulansın gelmesi beklenmeli.” açıklamasını yaptı.

Uzman olmayan kişilerin müdahalesi faydadan çok zarar verebilir!

Kişiye mümkün olduğunca hızlı bir şekilde müdahale edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Baltalı, “Ani ölüm, yani kalbin çalışmaması, kalp krizi geçirildikten 1-2 saat sonra gerçekleşen ölümlerdir. Kişiye mümkün olduğu kadar hızlı müdahale edilmesi gerekir. Bu müdahaleyi alanında uzman kişiler yapmalıdır. İlk dikkat edilmesi gereken şey ise kişinin nefes alıp almadığını ve kalbinin atıp atmadığını kontrol etmektir. Mümkün olduğu kadar ağızın açık tutulması, nefes almayı engelleyecek mekanik şeylerin ortadan kalkması yeterlidir. Uzman kişilerce yapılmayan her müdahale faydadan çok zarar getirir.” uyarısında bulundu.

Kalp masajı çalışan kalbi durdurabilir!

Kalp masajının bilmeyen bir kişi tarafından asla yapılmaması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Baltalı, “Kalp masajının yanlış yapılması, kalp çalışırken kalbin durmasına neden olur. 112 ambulans çağırılmalı ve ambulansın gelmesi beklenmeli. Kalbi atan birinin kalp sesleri de duyulmayabilir. Bilmeyen birinin kalp krizi geçiren birine müdahalesi sağlıklı sonuçlanamaz. Kalp masajını doktor, acil tıp teknisyenleri, hemşireler yapabilirler. Kalp krizi geçiren hastanın soluyup solumadığını tespit edilmesi ve nabzın atıp atmadığının kontrol edilmesi gerekir.” ifadeleri kullandı.

Kalp krizi geçiren bir kişinin tek başına ve araç kullanıyorsa mutlaka&nbsp;aracını kenara çekmesi gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Baltalı, “Kişi 112 acil servisi aramalıdır. Yatar pozisyona geçmelidir. Çok sıkıntılı ise yardım isteyebilir. Yardım eden kişinin de alanında uzman olması gerekir.” diyerek sözlerini tamamladı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kalp krizinde ilk dakikalar hayat kurtarıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 09:41:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154722_55ee7c75480a885b117a2c0f642717f4.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154722_55ee7c75480a885b117a2c0f642717f4.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154722_55ee7c75480a885b117a2c0f642717f4.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Optisyen Özmen: Bilinçsiz lens kullanımı göz sağlığını tehdit ediyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-optisyen-ozmen-bilincsiz-lens-kullanimi-goz-sagligini-tehdit-ediyor-11647.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-optisyen-ozmen-bilincsiz-lens-kullanimi-goz-sagligini-tehdit-ediyor-11647.html</link>
                    <description><![CDATA[Kontakt lens kullanımında hijyenin büyük önem taşıdığını belirten optisyen Furkan Özmen, lenslerin kullanım süresinin aşılmaması, solüsyonların düzenli değiştirilmesi ve lenslere temiz ellerle dokunulması gerektiğini vurguladı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Batman'da İLKHA muhabirine konuşan optisyen Furkan Özmen, kontakt lens ve renkli lens kullanımının son yıllarda arttığını belirterek, doğru kullanılmayan lenslerin göz sağlığı açısından ciddi riskler oluşturabileceğini söyledi.

Lenslerin kullanımında hijyen kurallarına uyulmasının büyük önem taşıdığını belirten Özmen, lenslerin kullanım süresinin aşılmaması, solüsyonların düzenli olarak değiştirilmesi ve lenslere dokunmadan önce ellerin temizlenmesi gerektiğini ifade etti. Özmen, lens kullanımı sırasında ortaya çıkabilecek batma, yanma ve enfeksiyon gibi şikâyetlerin göz sağlığı açısından dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Furkan Özmen

"Kontakt ve renkli lenslere ilgi arttı"

Lens kullanımının özellikle estetik kaygılar ve kullanım kolaylığı nedeniyle tercih edildiğini belirten Özmen, şöyle konuştu:

"Son yıllarda kontakt lens ve renkli lens satışları, optik gözlük satışlarına kıyasla biraz daha arttı. Kontakt lens ve renkli lensler doğru kullanıldığı zaman önemli avantajlar sağlıyor ancak yanlış veya hijyensiz kullanıldığında ciddi riskler oluşturabiliyor. Gözlüğü kendisine yakıştırmayan, estetik açıdan lensin daha güzel göründüğünü düşünen kişiler, doktorların tavsiyeleri ve kendi talepleri doğrultusunda gözlük reçetesinin yanı sıra lens reçetesi de alarak lens temin ediyor."

"Farklı amaçlara yönelik lens çeşitleri bulunuyor"

Günümüzde farklı görme problemlerine ve ihtiyaçlara yönelik çok sayıda lens çeşidinin bulunduğunu aktaran Özmen "Hem renkli hem de numaralı lensler bulunuyor. Bunun yanı sıra hem yakın hem uzak görüş için kullanılan lensler ile güneşe karşı kullanılan ve renk değiştiren lensler de mevcut. Günümüzde özellikle miyop ve hipermetrop kişiler için hem renkli hem de numaralı lensler tercih ediliyor. Biz gözlükçüler olarak lens kullanımını çok fazla tavsiye etmiyoruz. Lens yerine optik gözlük kullanımını daha fazla öneriyoruz. Çünkü insan vücudunda deri bulunmayan tek organ gözdür. Lens göze takıldığında korneanın üzerinde deri görevi görüyor. Gözyaşının pH değeri 7,4’tür. Lens, korneanın üzerinde bir tabaka oluşturduğu için gözün oksijenle doğrudan temasını azaltıyor. Bunun sonucunda gözyaşının pH değeri düşebiliyor ve batma, yanma gibi şikâyetler ortaya çıkabiliyor. Daha sonra doktor, hastaya eczaneden temin etmesi için göz damlası yazabiliyor." dedi.

"Lens kullanımının avantajları da bulunuyor"

Lenslerin bazı durumlarda gözlüğe göre kullanım kolaylığı sağladığını ifade eden Özmen "Bununla birlikte lenslerin optik gözlüğe göre bazı avantajları da bulunuyor. Gözlük kullanma zorunluluğunu ortadan kaldırması, optik çerçeveye kıyasla daha geniş bir görüş alanı sağlaması, spor aktivitelerinde daha kullanışlı olması ve özellikle renkli lenslerin kozmetik açıdan tercih edilmesi bunlar arasında yer alıyor. Ancak avantajları olduğu kadar dezavantajları da bulunuyor. Öncelikle lens kullanacak kişilerin doktorundan veya gözlükçüsünden kullanım talimatlarını alması gerekiyor." ifadelerini kullandı.

"İnternet üzerinden alınan lenslere dikkat"

Son dönemlerde lens satışlarının internet ortamına da taşındığını belirten Özmen, sağlık ürünlerinin gelişigüzel şekilde internet üzerinden satın alınmaması gerektiğini ifade etti.

"Son dönemlerde internet üzerinden de lens satışı yapılıyor. Gözlükçüler olarak internet üzerinden satılan lenslere güvenmiyoruz. Sağlık ürünlerinin internet üzerinden gelişigüzel satılmasını da uygun görmüyoruz. Bu nedenle lenslerin optik mağazalardan alınmasının daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Çünkü satış sırasında gözlükçü, kullanıcıya lensin kullanım talimatlarını verebilir. Ayrıca herhangi bir sorun yaşanması halinde kullanıcı, ürünün arkasında durabilecek satıcıyla iletişime geçebilir."

"Lens kullanımında en önemli konu hijyen"

Lens kullanımında hijyenin büyük önem taşıdığını vurgulayan Özmen "Lens kullanımında en önemli konu ise hijyendir. Her takıp çıkarma işleminden önce ellerin sabunla iyice yıkanması gerekiyor. Sabun kullanıldıysa ellerde herhangi bir kimyasal kalıntı kalmamasına dikkat edilmeli. Bunun dışında lenslerin içerisinde muhafaza edildiği solüsyonun her kullanımdan sonra değiştirilmesi gerekiyor. Örneğin bir lensin kullanım süresi bir ay ise bir aydan daha uzun süre kullanılmaması gerekiyor. Çünkü lenslerin ham maddesi zamanla özelliğini yitirebiliyor." dedi.

"Lenslerle uyumak ve duş almak önerilmiyor"

Lens kullanan kişilerin günlük yaşamda bazı kurallara da dikkat etmesi gerektiğini belirten Özmen "Kolonya ve dezenfektan gibi ürünleri kullandıktan sonra lenslere kesinlikle dokunulmaması gerekiyor. Ateş ve mangal gibi ortamlardan, ayrıca yoğun duman bulunan yerlerden uzak durulması önem taşıyor. Lenslerle uyumak da tavsiye edilmiyor. Uyku sırasında kullanılabilen lensler bulunmasına rağmen bunlarla dahi uyunması önerilmiyor. Aynı şekilde duş ve banyo sırasında lenslerin çıkarılması gerekiyor. Bu kurallara dikkat edildiğinde lenslerin kullanım ömrü korunabiliyor." diye konuştu.

"Sorun yaşandığında göz doktoruna başvurulmalı"

Lens kullanımında gerekli hijyen ve kullanım kurallarına uyulmamasının çeşitli göz sorunlarına neden olabileceğini belirten Özmen, herhangi bir problem yaşanması halinde vakit kaybetmeden göz doktoruna başvurulması gerektiğini söyledi.

"Lens kullanımında hijyen ve kullanım kurallarına dikkat edilmediğinde batma, yanma ve enfeksiyon gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bunun yanı sıra alerjik reaksiyonlar da kalıcı veya geçici rahatsızlıklara neden olabiliyor. Lens kullanımıyla ilgili herhangi bir sorun yaşandığında ilk olarak göz doktoruna başvurulması gerekiyor. Bunun ardından gözle ilgili konularda kişinin kendi gözlükçüsü veya optisyeniyle görüşmesi öneriliyor." (İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Optisyen Özmen: Bilinçsiz lens kullanımı göz sağlığını tehdit ediyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 08:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154138_0c283861b8130805e35759945420840e.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154138_0c283861b8130805e35759945420840e.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154138_0c283861b8130805e35759945420840e.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yemek sonrası karındaki şişkinliğin nedeni ince bağırsak bakterileri olabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-yemek-sonrasi-karindaki-siskinligin-nedeni-ince-bagirsak-bakterileri-olabilir-11651.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-yemek-sonrasi-karindaki-siskinligin-nedeni-ince-bagirsak-bakterileri-olabilir-11651.html</link>
                    <description><![CDATA[Uzmanlar, yemekten sonra karındaki şişkinliğin nedeninin Small Intestinal Bacterial Overgrowth (SIBO) olarak adlandırılan “ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması” olabildiğine dikkat çekiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Yemekten sonra balon gibi şişen bir karın, gün içinde giderek artan gaz problemi, tuvalet düzeninin bir türlü normale dönmemesi… Günümüzde pek çok kişinin günlük hayatının bir parçası haline gelen bu sorunlar&nbsp; “yediklerim dokundu” veya “strestendir” düşüncesiyle önemsenmeyebiliyor.

Oysa sorunun nedeni tıp literatüründe Small Intestinal Bacterial Overgrowth (SIBO) olarak adlandırılan “ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması” olabiliyor!&nbsp; Toplumda görülme sıklığı tam olarak bilinmemekle birlikte sindirim şikayeti olan kişilerin yüzde 34’ünde SIBO tespit ediliyor. İrritabl bağırsak sendromu (IBS) hastalarında ise oran yüzde 52’ye yükseliyor. SIBO tedavi edilmediğinde yol açtığı emilim bozuklukları, vitamin ve mineral eksiklikleri nedeniyle yaşam kalitesini düşürebilen önemli sorunlara neden olabiliyor.

Fonksiyonel tıp üzerine çalışmalar yürüten Prof. Dr. Elif Öztürk,&nbsp; özellikle aşırı işlenmiş gıdalar, düşük lifli ve tek tip beslenme gibi dengesiz beslenme alışkanlıklarının yanı sıra gereksiz ve uzun süreli bazı ilaçların kullanımının bağırsak mikrobiyatasını olumsuz etkilediğine dikkat çekti.

Öztürk, “Bu nedenle dengeli ve çeşitli beslenmek, gereksiz gıda kısıtlamalarından kaçınmak, özellikle mide asidini azaltan ve bağırsak hareketlerini etkileyen ilaçları uzun süre kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak çok önemlidir. Ayrıca, erken tanı için sindirim sistemi şikayetleri uzun sürdüğünde mutlaka bir hekime başvurulmalıdır.” dedi.&nbsp;

Yemek sonrasında karnınız balon gibi şişiyorsa, dikkat!

İnce bağırsaktaki bakterilerin normal değerlerin üzerine çıkmasının SIBO olarak tanımlandığını aktaran Öztürk, "İnce bağırsakta artmış olan bu bakterilerin gıdaları fermente etmesi nedeniyle 'metan, hidrojen ve bazı durumlarda hidrojen sülfür' gazları oluşabiliyor. Bunun sonucunda çeşitli klinik bulgular ortaya çıkabiliyor. SIBO’nun en tipik belirtilerinin başında, yemek sonrasında karında adeta balon görünümüne neden olan şişkinlik ve gaz geliyor. Karın ağrısı, kabızlık, bulantı, ishal, emilim bozuklukları ve buna bağlı olarak vitamin eksiklikleri ile gıda intoleransı gibi semptomlar da tabloya eşlik edebiliyor. Bunların yanı sıra cilt, genitoüriner (üreme ve böbrek, mesane gibi idrar sistemi) ile nörolojik&nbsp; sistemlere ait semptomlar da görülebiliyor." ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak şişkinliğin mutlaka SIBO’ya işaret ettiğinin düşünülmemesi gerektiğini belirterek, “Çünkü inflamatuvar bağırsak hastalıklarından laktoz intoleransına, çölyak hastalığından irritabl bağırsak sendromuna kadar pek çok hastalık benzer belirtilere neden olabilmektedir.” diye belirtti.

Belirtileri diğer hastalıklarla büyük benzerlik gösteriyor

SIBO’nun en önemli özelliklerinden birinin, belirtilerinin diğer sindirim sistemi sorunları veya hastalıklarıyla büyük ölçüde&nbsp; benzerlik göstermesi olduğunu aktaran Öztürk, "Örneğin dispepsi (hazımsızlık), irritabl bağırsak sendromu (IBS), inflamatuvar bağırsak hastalıkları (Crohn, ülseratif kolit), çölyak hastalığı, gıda intoleransı, pankreas yetmezliği, paraziter enfeksiyonlar, safra asidi malabsorbsiyonu (bağırsakların safra asitlerini yeterince geri emememesi)&nbsp; gastroözafagial reflü gibi sağlık sorunlarıyla da benzer klinik bulgular görülebiliyor. Bu nedenle SIBO’nun tanısı gecikebiliyor ve hastalar sadece şikayetleri baskılayan tedaviler kullanmak zorunda kalabiliyor." değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Dr. Elif Öztürk, obezite, romatolojik hastalıklar, parkinson gibi sindirim sistemiyle ilişkili görünmeyen kronik hastalığı olan kişilerin de gaz ve kabızlık şikayetleri olduğunda mutlaka bir uzmana başvurmaları gerektiğine dikkat çekti.

Tanıda endoskopik inceleme önemli

Hidrojen ile metan nefes testlerinin, mikrobiyota analizlerinin ve SIBO’ya ilişkin farkındalığın gelişmesiyle birlikte hastalığın günümüzde daha sık tanımlandığını belirten Öztürk, "Hastanın semptomları ve bulguları SIBO’ya işaret ediyorsa, tanıda nefes testi ya da endoskopik yöntemle alınan örnekten mikrobiyolojik incelemeyle bakteri yükü değerlendiriliyor. Tanı için en sık kullanılan yöntemlerden biri olan hidrojen ve metan testinde, hastaya şeker içeren solüsyon veriliyor ve belirli aralıklarla nefes örnekleri alınarak ortaya çıkan gazlar ölçülüyor. Bu gazların düzeylerindeki değişiklikler, ince bağırsakta mikrobiyal aşırı çoğalma konusunda yol gösterebiliyor." dedi.

Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak nefes testi daha kolay bir yöntem olsa da endoskopik incelemenin başka bir yapısal sorunun varlığını ekarte etmesi açısından önem taşıdığını anlattı.

Antibiyotik tedavisi tek başına yeterli değil

Prof. Dr. Elif Öztürk,&nbsp; “Ayrıca, diyet yapılmadan antibiyotik tedavisinin hiçbir anlamı olmamaktadır. Beslenme alışkanlıkları aşama aşama değiştirilmektedir. Bu konuda eğitimli diyetisyen takibi çok önemlidir. Öncelikle fermente olabilen gıdalar diyetten çıkarılmakta, ardından diyetisyen kontrolünde tekrar diyete eklenmektedir. Hastanın tedaviye uyumu çok önemlidir. Bilinçli hastayla başarı şansı artmaktadır” bilgisini verdi.

&nbsp;Prof. Dr. Elif Öztürk, tedavi sonrası tekrarlamaması için SIBO’ya yol açan etkenlerden mutlaka uzak durulması gerektiğini aktardı. (İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yemek sonrası karındaki şişkinliğin nedeni ince bağırsak bakterileri olabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 08:29:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154258_bdab2e1f0234d1c64d8a98fe2977c746.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154258_bdab2e1f0234d1c64d8a98fe2977c746.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/31082026154258_bdab2e1f0234d1c64d8a98fe2977c746.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-agiz-kurulugu-uyarisi-surekli-su-icme-ihtiyaci-baska-hastaliklarin-habercisi-olabilir-11640.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-agiz-kurulugu-uyarisi-surekli-su-icme-ihtiyaci-baska-hastaliklarin-habercisi-olabilir-11640.html</link>
                    <description><![CDATA[Ağız kuruluğunun, özellikle sıcak havalarda ve yetersiz sıvı tüketiminde sık görülebildiğini belirten uzmanlar, ancak bu durumun her zaman basit bir susuzluk belirtisi olmayabileceğini söyledi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, ağız kuruluğunun yalnızca susuz kalmaktan kaynaklanmadığını, diyabetten tiroit hastalıklarına, kullanılan ilaçlardan bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar birçok nedene bağlı gelişebileceğini söyledi.

Dr. Öğretim Üyesi Yavuz, sürekli su içme ihtiyacının özellikle uzun sürmesi halinde mutlaka altta yatan nedenin araştırılması gerektiğini vurguladı.

“AĞIZ KURULUĞU SADECE SUSUZLUK HİSSİ DEĞİL”

Ağız kuruluğunun, tükürük bezlerinin yeterli miktarda tükürük üretememesi sonucu ortaya çıktığını belirten Yavuz, tıbbi adıyla kserostomi olarak bilinen bu durumun geçici susuzluk hissinden farklı olduğuna dikkat çekti.

&nbsp;

Sıcak hava ve yetersiz sıvı alımının geçici ağız kuruluğu yapabileceğini söyleyen Yavuz, ancak şikâyetin kalıcı hale gelmesi durumunda diyabet, tiroit hastalıkları, Sjögren sendromu, nörolojik hastalıklar, radyoterapi öyküsü ve bazı ilaçların yan etkilerinin araştırılması gerektiğini ifade etti.

BAZI İLAÇLAR AĞIZ KURULUĞU YAPABİLİYOR

Tansiyon ilaçları, antidepresanlar, alerji ilaçları ve bazı idrar söktürücülerin ağız kuruluğuna yol açabileceğini belirten Yavuz, bu nedenle sürekli su içme isteğinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi. Tükürüğün sadece ağızı ıslatan bir sıvı olmadığını dile getiren Yavuz, bunun ağız içini temizlediğini, asitleri nötralize ettiğini, diş minesini koruduğunu ve zararlı bakteri ile mantarların çoğalmasını sınırlandırdığını aktardı.

Tükürük miktarı azaldığında çürüklerin, diş eti iltihaplarının, ağız kokusunun ve özellikle Candida kaynaklı enfeksiyonların daha sık görülebileceğini söyleyen Yavuz, ağız kuruluğunun ağız sağlığı açısından önemli bir risk faktörü olduğunu vurguladı.

GECE UYANMA, YUTMA GÜÇLÜĞÜ VE ÇATLAYAN DUDAKLARA DİKKAT

Ağız kuruluğunun bazı belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Yavuz, özellikle; gece ağız kuruluğu nedeniyle sık uyanma, sürekli su içmeden konuşamama, yutma güçlüğü, dilde yanma ve çatlaklar, dudaklarda sürekli çatlama, sık mantar enfeksiyonu, kısa sürede birden fazla diş çürüğü ve sürekli ağız kokusu durumlarında hekime başvurulması gerektiğini kaydetti. Bu şikâyetlerin birkaç haftadan uzun sürmesi halinde değerlendirme yapılmasının önemli olduğunu belirtti.

SADECE SU İÇMEK YETMEZ

Ağız kuruluğunu yalnızca su içerek gidermeye çalışmanın yanlış olduğunu belirten Dr. Sedanur Yavuz, alkol içeren ağız gargaralarının da şikâyeti artırabileceğini söyledi. Şekersiz, tercihen ksilitol içeren sakızların bazı hastalarda tükürük akışını artırabileceğini ancak bunun tek başına yeterli olmayacağını aktardı. Yavuz ayrıca, fazla kahve tüketimi, sigara, ağızdan nefes alma ve şekerli içeceklerin de ağız kuruluğunu artırabileceğini söyledi.

Ağız kuruluğunun çoğu zaman tek başına bir hastalık değil, başka bir sağlık sorununun belirtisi olduğunu vurgulayan Yavuz, tedavi sürecinde kullanılan ilaçların gözden geçirilmesi, sistemik hastalıkların değerlendirilmesi ve tükürük bezlerinin fonksiyonlarının incelenmesi gerektiğini belirtti. Gerekli durumlarda ilgili branşlarla iş birliği yapıldığını söyleyen Yavuz, bol sıvı tüketimi, sigara ve alkolden uzak durma, florürlü diş macunu kullanma, düzenli diş hekimi kontrolü ve gerekirse yapay tükürük ürünlerinden faydalanılmasını önerdi. Yavuz, erken tanı ve doğru tedaviyle diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve ağız enfeksiyonlarının önüne geçilebileceğini kaydetti.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 14:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/30082026214147_0243647a004956f8778bbcbac26839b6.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/30082026214147_0243647a004956f8778bbcbac26839b6.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/30082026214147_0243647a004956f8778bbcbac26839b6.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Her kayıp kendi yasını doğuruyor! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-her-kayip-kendi-yasini-doguruyor-11610.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-her-kayip-kendi-yasini-doguruyor-11610.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, sağlıklı yas süreci hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Amaç kaybı unutmak değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenebilmek!

Kederin, sevdiğimiz birini ya da bizim için anlam taşıyan herhangi bir şeyi kaybettiğimizde verdiğimiz doğal ve sağlıklı bir psikolojik tepki olduğunu ifade eden&nbsp;Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Aslında yas tutabilmek, bağ kurabilme kapasitemizin bir göstergesidir.” dedi.

Toplumda ‘yasın beş evresi’ olarak bilinen inkâr, öfke, pazarlık, depresif duygulanım ve kabullenme modeli olduğunu aktaran&nbsp;Tunçel, “Ancak güncel psikoloji literatürü, herkesin bu evreleri aynı sırayla veya aynı yoğunlukta yaşamadığını gösteriyor. Yas doğrusal ilerleyen bir süreç değil; kişi bazı günler kendini iyi hissederken, bazı günler kaybı yeniden ilk günkü kadar yoğun yaşayabilir. Sağlıklı yas sürecinde kişi zamanla kaybın gerçekliğini kabul etmeye, kaybın yarattığı duygusal acıyla yaşamayı öğrenmeye ve hayatına yeni bir anlam kazandırmaya başlar. Amaç kaybı unutmak değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenebilmektir.” şeklinde konuştu.

Yasın belirli bir son kullanma tarihi yok!

Yasın belirli bir son kullanma tarihi olmadığına işaret eden Tunçel, “Birçok kişi için ilk birkaç ay en yoğun dönem olsa da, kaybın etkileri bir yıl hatta daha uzun süre farklı yoğunluklarda hissedilebilir. Bu tamamen bireyin kişilik özelliklerine, kaybın niteliğine, sosyal destek sistemine ve yaşam öyküsüne bağlıdır.” dedi.

Ancak bazı belirtilerin, profesyonel değerlendirme gerektirebileceğini kaydeden Tunçel, şöyle devam etti:

“Aylar geçmesine rağmen günlük yaşamı sürdüremeyecek düzeyde yoğun işlev kaybının devam etmesi, sürekli ve değişmeyen yoğun özlem, kaybı kabullenememe ve yaşamın tamamen durmuş hissedilmesi, kendini aşırı suçlama veya değersizlik düşüncelerinin baskın hale gelmesi, hayattan tamamen çekilme, sosyal ilişkilerin sona ermesi, umutsuzluk, yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri veya intihar düşüncelerinin ortaya çıkması, yoğun uyku ve iştah bozukluklarının uzun süre devam etmesi. Bu belirtiler her zaman depresyon anlamına gelmez; ancak uzamış yas bozukluğu veya klinik depresyon açısından mutlaka ruh sağlığı uzmanı tarafından değerlendirilmelidir.”

Bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade biçimini değiştirir!

Toplumda ‘güçlü olmalısın’, ‘ağlama’, ‘hayat devam ediyor’ gibi mesajların sıkça verildiğine değinen&nbsp;Tunçel, “Oysa bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade biçimini değiştirir.” dedi.

Duygularını uzun süre bastıran kişilerde kaygı bozuklukları, depresyon, öfke patlamaları, panik belirtileri veya travma sonrası stres belirtilerinin daha sık görülebileceğini vurgulayan Tunçel, “Bunun yanında kronik stres nedeniyle uyku problemleri, kas ağrıları, baş ağrıları, mide-bağırsak yakınmaları, bağışıklık sisteminde zayıflama ve kronik yorgunluk gibi fiziksel belirtiler de ortaya çıkabilir. Sağlıklı yas, acıyı sürekli yaşamak değil; gerektiğinde ifade edebilmek, destek alabilmek ve zaman içinde yaşamla yeniden bağ kurabilmektir.” diye konuştu.

Yas, yaşamın anlamının ve beklentilerin değişmesiyle de ortaya çıkabilir!

Kederin yalnızca ölüm sonrası yaşanan bir duygu olmadığına dikkat çeken&nbsp;Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “İnsanlar hayatlarında önem verdikleri her şeyi kaybettiklerinde yas yaşayabilirler. Bir boşanma, uzun süre emek verilen bir işin kaybedilmesi, ciddi bir hastalık tanısı almak, uzuv kaybı yaşamak, doğurganlığın kaybı, göç etmek, ekonomik kayıplar veya kişinin geleceğe dair hayallerinin yıkılması da benzer yas süreçlerini tetikleyebilir. Çünkü yasın temelinde yalnızca bir kişinin kaybı değil, kişinin yaşamındaki anlamın, güven duygusunun, rollerinin veya geleceğe ilişkin beklentilerinin değişmesi vardır. Bu nedenle ‘Bu kadar üzülecek ne var?’ gibi söylemler yerine, her bireyin yaşadığı kaybın kendi yaşamındaki anlamını dikkate almak gerekir.” açıklamasını yaptı.

İlaç tedavisi doğrudan yası ortadan kaldırmak amacıyla uygulanmaz!

Her yas sürecinin tedavi gerektirmediğini dile getiren&nbsp;Tunçel, “Doğal yas, çoğu zaman güvenli bir sosyal destek ve gerektiğinde psikolojik danışmanlıkla sağlıklı biçimde ilerler. Ancak yas uzamış, kişinin yaşamını ciddi şekilde etkilemeye başlamış veya depresyon, travma ya da kaygı bozukluğu gibi ek ruhsal sorunlar gelişmişse profesyonel destek önem kazanır.” dedi.

Bu durumda uygulanabilecek yaklaşımlara açıklık getiren Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yas odaklı psikoterapi, kaybın anlamlandırılması, yoğun özlem duygusunun işlenmesi ve kişinin yaşamına yeniden uyum sağlamasını desteklemeyi amaçlar. Bilişsel davranışçı terapi, suçluluk, umutsuzluk ve işlevselliği bozan düşünce kalıplarının ele alınmasına yardımcı olur. Travma odaklı terapiler, özellikle ani, beklenmedik veya travmatik kayıplarda uygulanabilir. Destekleyici psikoterapi ve grup terapileri, benzer deneyimleri yaşayan kişilerle güvenli paylaşım alanı oluşturabilir. Aile terapisi, özellikle aile sistemini etkileyen kayıplarda iletişim ve uyum sürecini destekleyebilir.

İlaç tedavisi ise doğrudan yası ortadan kaldırmak amacıyla uygulanmaz. Eğer kişide klinik depresyon, ağır anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu veya ciddi uyku sorunları gibi eşlik eden psikiyatrik tablolar varsa, psikiyatri uzmanı tarafından uygun görülen medikal tedavi psikoterapiyle birlikte planlanabilir.”&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Her kayıp kendi yasını doğuruyor!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 09:47:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/29082026153424_8f8dd4ba28d8f7c58b4f52f84a768ffa.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/29082026153424_8f8dd4ba28d8f7c58b4f52f84a768ffa.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/29082026153424_8f8dd4ba28d8f7c58b4f52f84a768ffa.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[3 ilaç geri ödeme kapsamına alındı]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-3-ilac-geri-odeme-kapsamina-alindi-11606.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-3-ilac-geri-odeme-kapsamina-alindi-11606.html</link>
                    <description><![CDATA[Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Sağlık Uygulama Tebliği’nde yapılan düzenlemeler kapsamında 2 Hemofili B ilacı ve biri yerli üretim olmak üzere 3 ilacın geri ödeme kapsamına alındığını açıkladı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın açıklamasına göre, Sosyal Güvenlik Kurumu aracılığıyla yapılan düzenlemeler kapsamında 2 adet Hemofili B ilacı ile bir adet kanser ilacı geri ödeme listesine alındı.

Geri ödeme kapsamına alınan 3 ilaçtan birinin yerli üretim olduğu belirtildi.

Eczanelerde hazırlanan majistral ilaçlarda SGK tarafından karşılanan tutar yüzde 40 oranında artırıldı.

Çocuk cerrahisinde uygulanan işlemlerin kapsamının da genişletildiği bildirildi.

Kemik iliği nakli süreçlerinde de çeşitli iyileştirmeler hayata geçirildi. Nakil bekleyen hastalar için uygun verici bulunmasına yönelik tarama süreçlerinin güncellendiği, tedavi ve ilaç uygulamalarına ilişkin yeni düzenlemeler yapıldığı kaydedildi. (İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[3 ilaç geri ödeme kapsamına alındı - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 07:48:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/29082026152949_5e7aeb163e8a436f63cf77d46e434c66.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/29082026152949_5e7aeb163e8a436f63cf77d46e434c66.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/29082026152949_5e7aeb163e8a436f63cf77d46e434c66.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Online psikolojik testler tanı koymak için yeterli değil! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-online-psikolojik-testler-tani-koymak-icin-yeterli-degil-11587.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-online-psikolojik-testler-tani-koymak-icin-yeterli-degil-11587.html</link>
                    <description><![CDATA[İnternette ve sosyal medyada sıkça psikolojik testler ile karşılaşıldığını belirten uzmanlar, bu testlerin kişilerin ruhsal durumları hakkında merak uyandırsa da her zaman bilimsel sonuçlar vermediğini söylüyor.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Bir testin bilimsel kabul edilebilmesi için geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testler dahi tek başına tanı koyma aracı değildir. Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.” dedi. &nbsp;Online test sonuçlarına bakarak depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koymanın doğru olmadığına vurgulayan&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın ise, “Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur.” açıklamasını yaptı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy ile Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, internette ve sosyal medyada yer alan psikolojik testlerin ne kadar güvenilir olduğu ve bu testlerin kişiye tanı koydurup koyduramayacağı hakkında açıklamalarda bulundu.

Bir testin çok paylaşılması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez!

İnternette ve sosyal medyada karşılaşılan psikolojik testlerin önemli bir bölümünün bilimsel açıdan güvenilir olmadığını dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Bilimsel bir psikolojik ölçek ile sosyal medyada eğlence veya merak amacıyla hazırlanan popüler testlerin birbirinden ayrılması gerekir.” dedi.

Psikolojik değerlendirmede kullanılan test ve ölçeklerin bilimsel kabul edilebilmesi için psikoloji kuramlarına dayanması ve üzerinde geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon gibi istatistiksel çalışmalar yapılmış olması gerektiğini vurgulayan Demirsoy, “Bir testin çok paylaşılması ya da profesyonel görünümde olması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez. Güvenirlik ölçme aracının tutarlı sonuçlar vermesi, geçerlilik testin ölçtüğünü iddia ettiği özelliği gerçekten ölçmesi, standardizasyon ise soruların, uygulama koşullarının, puanlama ve yorumlama süreçlerinin önceden belirlenmiş kurallara bağlı olması demektir.” diye konuştu.

Online test sonucu kişiye tanı koydurmaz!

İnternetten yapılan bir test ile uzman tarafından gerçekleştirilen detaylı psikolojik değerlendirmenin aynı şey olmadığının altını çizen Demirsoy, “Psikolojik testler tanı koydurucu araçlar değil, uzmanın değerlendirmesine ışık tutan tarama araçları olarak çalışır.” dedi.

Tanı sürecinde yalnızca test sonucunun değerlendirilmediğine işaret eden Demirsoy, şunları söyledi:

“Kişinin belirtilerinin çeşidi, süresi ve sıklığı, yaşam koşulları, belirtilerin günlük işlevselliğe etkisi ve uzman görüşmesi sırasında gözlenen diğer kriterler de değerlendirilmeli. İnternetten yapılan test sonuçlarına bakarak kişinin kendisine depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, borderline, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koyması doğru değil.

İnternet testlerinden yola çıkarak kişinin kendisine etiket yapıştırması kaygıyı artırabilir. Bunun tersi de mümkün olabilir. Testte düşük puan alan bir kişi ‘bende bir şey yok’ düşüncesiyle gerçekten ihtiyaç duyduğu profesyonel yardımı erteleyebilir.”

Bilimsel testler tanı sürecine önemli katkı sağlar!

Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testlerin dahi tek başına tanı koyma aracı olmadığının altını çizen Demirsoy, “Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.” dedi.

Bu araçların kişinin belirtilerinin sıklığı ve şiddeti, günlük işlevselliğe etkisi ve normatif değerlerden ne ölçüde uzaklaştığı konusunda bilgi sağladığını aktaran Demirsoy, “Testler yalnızca tedavinin başlangıcında değil, tedavi süreci boyunca da kullanılabilir. Periyodik ölçümler tedavinin işe yarayıp yaramadığını ve iyileşmenin devam edip etmediğini takip etmeye yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.

Online testler farkındalık için başlangıç noktası olabilir!

Bilimsel temeli bulunan online psikolojik ölçeklerin doğru kullanıldığında yararlı olabileceğini ifade eden Demirsoy, “Bu testler tanı aracı değil, tarama ve farkındalık aracı olarak değerlendirilmeli.” dedi.

Kişinin kendisini daha yakından gözlemlemesinin, yaşadığı sorunlar üzerine düşünmesinin ve gerektiğinde profesyonel yardım almak için ilk adımı atmasının online testler açısından faydalı olabileceğini belirten Demirsoy, ancak test sonuçlarından yola çıkarak kendine teşhis koymaktan veya kişilik etiketleri oluşturmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.

Test sonucu değil, kişinin yaşamındaki etkisi önemli!

Bir tarama ölçeğinin belirgin düzeyde bir soruna işaret etmesinin ‘kesin tanı’ anlamına gelmediğine dikkat çeken Demirsoy, bunun ‘bir uzmanla görüşmeye değer’ şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Kişinin günlük yaşamında belirgin sıkıntı yaşaması, belirtilerin süreklilik göstermesi veya giderek artması ve işlevselliğinin etkilenmesi durumunda uzman görüşüne başvurulması gerektiğini yineleyen Demirsoy, “Öz bildirim ölçekleri uzman değerlendirmesi olmadan eksik veya yanıltıcı olabilir. Aynı konuda tekrar tekrar internette araştırma yapma ihtiyacı hisseden kişilerin de kendi kendine tanı koymaya çalışmak yerine profesyonel görüş alması daha doğru bir yaklaşım olur.” ifadelerini kullandı.

Yasemin Yalçın: “Online testler bazı ipuçları verebilir ama tanımızı söylemez!”

Uzman Klinik Psikolog Yasemin Yalçın da internette ve sosyal medyada karşılaşılan her psikolojik testin bilimsel olmadığına işaret ederek, bilimsel psikolojik ölçeklerin geçerlilik, güvenilirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğini vurguladı.

Yalçın, özellikle ‘Narsist misin?’, ‘DEHB olabilir misin?’ veya ‘10 soruda kişilik tipini öğren’ gibi içeriklerin önemli bir bölümünün bilimsel kriterleri taşımayabileceğine dikkat çekti ve sözlerini şöyle tamamladı:

“Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur. Kişi yalnızca test puanına değil, günlük yaşamındaki işlevselliğine de dikkat etmeli. Uzun süren yoğun mutsuzluk veya kaygı, uyku ve iştah değişiklikleri, belirgin dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, ilişkilerde veya iş/okul yaşamında ciddi bozulma ya da kontrol edilmekte zorlanılan düşünce ve davranışların bulunması halinde test sonucundan bağımsız olarak bir uzmana başvurmak önemli.

Online psikolojik testler bize bazı ipuçları verebilir ancak tanımızı söylemez. Test sonucunu bir başlangıç noktası olarak görmek ve klinik değerlendirmenin yerine koymamak gerekir.”

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Online psikolojik testler tanı koymak için yeterli değil!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 12:10:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026172215_7a07c4020f0195414744695a8e9b131b.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026172215_7a07c4020f0195414744695a8e9b131b.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026172215_7a07c4020f0195414744695a8e9b131b.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ağız kokusu tedavi edilmezse psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-agiz-kokusu-tedavi-edilmezse-psikolojik-rahatsizliklara-yol-acabilir-11585.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-agiz-kokusu-tedavi-edilmezse-psikolojik-rahatsizliklara-yol-acabilir-11585.html</link>
                    <description><![CDATA[Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Günen, çeşitli sebeplere dayanan ağız kokusunun kişide psikolojik rahatsızlıklara bile neden olabileceğini belirtti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Op. Dr. Abdullah Günen, hastalık olarak ağız kokusunun nedenlerine dikkat çekerek, bu faktörlerin doğru teşhis edilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı.

Ağız kokusuna yol açan burun ve boğaz kaynaklı rahatsızlıkların altını çizen Günen, "Burun tıkanıklığı, burun alerjileri, burun polipleri, burundaki kitleler, burun yabancı cisimleri, sinüzitler, burun iltihapları, ozena hastalığı, geniz eti, burun ve genizdeki damar kitleleri, bademcik ve geniz eti iltihapları ağız kokusuna neden olabilmektedir." dedi.

Ağız içi, diş ve solunum sistemi ile ilgili diğer etkenlere de işaret eden Günen, bakımsız dişler, çürük dişler, uygun olmayan diş dolgu ve protezleri, diş ve çene eti, iltihap ve apseleri, diş implantlarının iltihapları, dil iltihapları, kıllı dil, dil kökü iltihapları, gırtlak, soluk borusu ve akciğer iltihaplarının da bu duruma yol açabildiğini belirtti.

“Koku testi olumluysa bademcik ameliyatı iyi sonuç verir”

Günen, bunlara ilave olarak yemek borusu, mide iltihapları, yemek borusu ve mide fıtıkları, reflü, çok yeme, tok uyuma, aç kalma, şeker hastalığı, metabolizma ile ilgili bazı hastalıklar ile sarımsak ve benzeri kokulu yiyeceklerin de ağız kokusuna yol açabileceğini ifade etti.

Günen ayrıca, en sık karşılaşılan nedene ve bu nedenin çözüm yollarına da şu şekilde değindi:

"En sık neden bademciklerin içinde biriken gıda artıklarının kokuşmasıdır. Bu durum koku testi ile anlaşılır. Koku testi olumluysa bademcik ameliyatı iyi sonuç verir. Ayrıca diğer burun, geniz tıkayıcı nedenler; ilaç ya da ameliyatla tedavi edilir." diye belirtti.

“Ağız kokusu tedavi edilmezse, kişide psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir”

Sosyal sıkıntı olarak ağız kokusunun yarattığı problemlere vurgu yapan Günen, "Ağız kokusu boşanma nedeni bile olabilmektedir. Bazen meslek kaybına yol açabilir. Ağız kokusu olanlar, ağızları kapalı durmaya çalışırlar, sakız çiğnerler, sürekli dişlerini fırçalarlar, ağız pastili kullanırlar, ağız spreyleri ve gargara uygularlar. Ancak bunların etkisi çoğunlukla geçicidir." ifadelerini kullandı.

Ağız kokusunun sosyal ve psikolojik etkileri ile tedavi yöntemleri hakkında da bilgi veren Günen, "Ağız kokusu tedavi edilmezse ailevi huzursuzluklara, kişide psikolojik rahatsızlıklara bile yol açabilir. Bu nedenle tedavi edilmelidir. Tedavi kulak burun boğaz, diş hekimi, iç hastalıkları ve genel cerrahi uzmanlarınca yapılmalıdır." şeklinde konuştu. (İLKHA)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ağız kokusu tedavi edilmezse psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 11:42:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026171922_4e4ace072c3e63946b350e9347ab1699.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026171922_4e4ace072c3e63946b350e9347ab1699.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026171922_4e4ace072c3e63946b350e9347ab1699.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[ Kadınlar dikkat! Bu kritik soruyu kendinize mutlaka sorun!  'İkinci Bahar' için altın öneriler…]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-kadinlar-dikkat-bu-kritik-soruyu-kendinize-mutlaka-sorun-ikinci-bahar-icin-altin-oneriler-11581.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-kadinlar-dikkat-bu-kritik-soruyu-kendinize-mutlaka-sorun-ikinci-bahar-icin-altin-oneriler-11581.html</link>
                    <description><![CDATA[Günümüzde yaşam süresinin uzamasıyla birlikte, kadınların hayatında yeni bir dönemin kapısını aralayan menopozu iyi hissederek, güçlü, fit ve zinde geçirmek büyük önem taşıyor]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - .&nbsp;Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Parvana Seyidova&nbsp;“Menopoz yalnızca hormonların değiştiği bir dönem değil, kadının bedenini yeniden tanıdığı, ihtiyaçlarını yeniden keşfettiği ve gelecekte nasıl yaş almak istediğine bugünden karar verdiği yeni bir yaşam evresidir. Bu dönemde hedef; sadece sıcak basmalarını azaltmak, uyku problemlerini çözmek veya kilo kontrolünü sağlamakla sınırlı kalmamalı. Asıl hedef; kaslarımızı, kemiklerimizi, kalbimizi, beynimizi ve ruhsal iyilik halimizi birlikte koruyarak sağlıklı, güçlü, hareketli ve kaliteli bir yaşam sürmek olmalı” &nbsp;diyor. Dr. Seyidova menopozda fit ve zinde olmanın basit ama etkili 7 yolunu anlattı; bu süreci ‘ikinci bahar’a çevirmek için mutlaka yanıtlanması gereken kritik soruyu açıkladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Kaslarınıza yatırım yapın

Menopoz döneminde en önemli konulardan biri kas sağlığıdır. Yaşla ve hormonal değişimlerle birlikte kas kütlesinde ve gücünde azalma görülebilir. Oysa kaslarımız yalnızca bedenimizi şekillendirmez; metabolik sağlığımızı, insülin duyarlılığımızı, dengemizi, kemiklerimizi ve ileri yaşlardaki bağımsızlığımızı da destekler. Bu nedenle yürüyüş çok kıymetli olsa da tek başına yeterli olmayabilir. Haftalık yaşam düzeninize mutlaka kuvvet ve direnç egzersizlerini ekleyin. Güçlü ve zinde olmak, tartıdaki rakamdan çok daha önemli.&nbsp;

⁠Kemiklerinizi geleceğiniz gibi koruyun

Menopoz sonrası östrojen seviyelerinin azalmasıyla kemik kaybı hızlanabilir. Bu nedenle kemik sağlığını menopozun ilk yıllarından itibaren korumak çok değerlidir. Ağırlık taşıyan egzersizler, direnç çalışmaları, yeterli protein ve dengeli beslenme temel yaklaşımımız olmalı. Kalsiyum ve D vitamini gereksinimi ise her kadının bireysel özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Gerekli durumlarda kemik mineral yoğunluğu ölçümü ve osteoporoz açısından kişisel risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Çünkü güçlü kemikler, ileri yaşlarda özgürce hareket edebilmenin temelidir.

⁠Metabolizmanızı aç bırakmayın, doğru besleyin

Menopoz döneminde vücut kompozisyonu değişebilir ve özellikle karın çevresinde yağlanma eğilimi artabilir. Burada çözüm sürekli daha az yemek değildir. Benim yaklaşımım; bedeni aç bırakmak yerine doğru beslemektir. Yeterli ve kaliteli protein, rengarenk sebzeler, liften zengin besinler, sağlıklı yağlar ve mümkün olduğunca az işlenmiş gıdalar günlük beslenmenin temelini oluşturmalıdır. Beslenme planı yalnızca kilo vermeyi değil; kasları, bağırsak mikrobiyotasını, kan şekeri dengesini, kalp-damar sağlığını ve enerjiyi desteklemelidir. Amaç, “diyet yapmak” değil, bedeni uzun ve sağlıklı bir yaşama hazırlamaktır.

Uykunuzu lüks değil, tedavinin bir parçası olarak görün.

Menopoz döneminde uykuya dalmakta güçlük, gece uyanmaları veya sıcak basmalarına bağlı uyku bölünmeleri sık görülebilir. Oysa kaliteli uyku; sağlıklı yaş alma ve zinde, uzun yaşam için vazgeçilmez bir unsurdur. Çünkü bedenin kendini yenilediği en kıymetli zamanlardan biri uykudur. Hormonal ve metabolik dengeden iştah kontrolüne, bağışıklık sisteminden zihinsel performansa kadar birçok süreci etkiler. Düzenli uyku saatleri, akşam ışığının azaltılması, geç saatlerde ağır yemek ve aşırı kafeinden kaçınmak gibi küçük değişiklikler bile önemlidir.&nbsp;

⁠Ruhunuzu da bedeniniz kadar önemseyin

Sağlıklı yaş almak yalnızca laboratuvar sonuçlarından ibaret değildir. Bir kadının kendini nasıl hissettiği, hayattan ne kadar keyif aldığı, sosyal ilişkileri, stres düzeyi ve kendisine ayırdığı zaman da iyilik halinin bir parçasıdır. Yoga, meditasyon, nefes çalışmaları, doğada yürüyüş, sevdiğimiz insanlarla zaman geçirmek, yeni şeyler öğrenmek ve bazen yalnızca kendimizle kalabilmek. Bunların hepsi sağlıklı yaş alma yolculuğunun parçalarıdır. Bedenimize gösterdiğimiz özeni ruhumuza da göstermeliyiz.

&nbsp;⁠Menopoz planınız size özel olsun

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Parvana Seyidova, her kadının menopoz hikayesinin farklı olduğunu, bu nedenle herkese aynı vitaminleri, aynı beslenme programını veya aynı hormon yaklaşımını uygulamanın doğru olmadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Menopoz değerlendirmesinde semptomların yanında; kalp-damar ve metabolik riskler, kemik sağlığı, kas kütlesi ve gücü, uyku, ruhsal iyilik hali, cinsel sağlık ve yaşam tarzı birlikte ele alınmalıdır. Uygun kadınlarda menopoz hormon tedavisi de yaş, menopozdan geçen süre, belirtiler, kişisel ve ailesel riskler dikkate alınarak hekimle birlikte bireysel olarak değerlendirilmelidir.”

Bu soruyu mutlaka sorun: 10-20 yıl sonra nasıl bir kadın olmak istiyorsunuz?

Menopozu ikinci bahara çevirmek için her kadının mutlaka kendine sorması gereken tek bir soru olduğunu vurguyan Dr. Seyidova, bu soruyu şöyle açıklıyor: “10–20 yıl sonra nasıl bir kadın olmak istiyorsunuz? Güçlü mü? Enerjik mi? Hareketli mi? Bağımsız mı? Hayatın içinde ve kendisiyle barışık mı? İşte ruhsal, zihinsel ve bedensel açıdan sağlıklı ve zinde olmak, sağlıklı yaş almak tam olarak burada başlıyor.” &nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[ Kadınlar dikkat! Bu kritik soruyu kendinize mutlaka sorun!  'İkinci Bahar' için altın öneriler… - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 10:57:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026143524_f86993771a7d82d36074432f593ad73d.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026143524_f86993771a7d82d36074432f593ad73d.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026143524_f86993771a7d82d36074432f593ad73d.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA['Kimse Anlamasın' estetiği giderek daha çok tercih ediliyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-kimse-anlamasin-estetigi-giderek-daha-cok-tercih-ediliyor-11582.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-kimse-anlamasin-estetigi-giderek-daha-cok-tercih-ediliyor-11582.html</link>
                    <description><![CDATA[Estetik cerrahide “daha fazlası” anlayışı yerini giderek “daha doğal” sonuçlara bırakıyor. Belirgin şekilde değişmiş bir görünüm yerine, kişinin yüz ifadesini ve anatomik özelliklerini koruyan, dışarıdan bakıldığında estetik müdahale yapıldığı anlaşılmayan sonuçlar öne çıkıyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 -&nbsp; Plastik cerrahide son yıllarda yaşanan bu dönüşüm, yüz gençleştirmeden burun estetiğine, göz kapağı operasyonlarından vücut şekillendirmeye kadar pek çok uygulamanın planlanışını da değiştiriyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Estetik ve Plastik Cerrahi Bölümü’nden Op. Dr. Fırat Özer, estetik cerrahide yeni dönemin temel yaklaşımının “kişiyi değiştirmek değil, daha doğal ve dinç bir görünüm sağlamak” olduğunu belirterek, “kimse anlamasın” estetiğinin neden giderek daha fazla tercih edildiğini anlattı.

Estetikte yapay değişim değil, daha iyi görünmek önemli

Yaklaşık iki yıl öncesine kadar estetik cerrahide daha belirgin ve fark edilir değişimler popülerdi. Ancak son iki yılda doğal sonuçlara yönelik bir dönüşüm yaşandığını gözlemliyoruz. Zaman içerisinde daha abartılı sonuçların yerini, kişinin kendi anatomisini ve karakteristik özelliklerini koruyan doğal değişimler almaya başladı. Bu dönüşümle birlikte estetik cerrahide “kimse anlamasın” yaklaşımı da giderek popülerleşti ve yapay değişimler yerine, kişinin doğal görünümünü koruyan sonuçlar tercih edilmeye başlandı.

“Kimse anlamasın” estetiğinde hangi operasyonlar öne çıkıyor?

Son verilere baktığımızda dünyada en fazla uygulanan beş cerrahi işlem; göz kapağı estetiği, liposuction, meme büyütme, skar revizyonu ve rinoplastidir. Kadınlarda liposuction ilk sırada yer alırken, bunu göz kapağı estetiği ve meme büyütme takip etmektedir. Erkeklerde ise göz kapağı estetiği ilk sırada; jinekomasti ve skar revizyonu onu izlemektedir. Doğallık, vücudun görünen bölgelerinde özellikle önem taşıyor ancak aslında tüm estetik operasyonlar için geçerli bir prensiptir. Örneğin geçmişte oldukça büyük meme implantları tercih edilebiliyordu. Ancak memelerin doğal anatomik sınırlarının çok üzerinde büyütülmesi, kişinin genel vücut oranlarıyla uyumsuz bir görünüm oluşturdu. Bugün ise daha ölçülü, vücut yapısıyla uyumlu ve dışarıdan bakıldığında “estetik yaptırmış” gibi görünmeyen sonuçlar tercih ediliyor.

Estetik cerrahide doğallık: Kişiye özel ifade ve anatominin korunması

Estetik cerrahide başarının en temel ölçütü, modaya uygun tek tip görünümler yaratmak değil; kişinin kendine özgü anatomik oranlarını, mimiklerini ve doğal yüz ifadesini eksiksiz bir şekilde korumaktır. Operasyonun asıl amacı hastanın yüzünü değiştirmek veya herkesi aynı kalıba sokmak değil, yaşlanmaya bağlı oluşan deformasyonları düzeltirken bireyin kendi tabiatına ve yüz yapısına tam uyumlu doğal sonuçlar elde etmektir.

Örneğin, yüz altın oran prensibinde alt dudağın üst dudaktan daha dolgun olması doğal kabul edilir. Ancak günümüzde bazı dolgu uygulamalarında üst dudağa gereğinden fazla hacim verilmesi, doğal anatomik oranların tersine dönmesine neden olmuştur. Aynı durum burun estetiğinde de geçerli. Karşıdan bakıldığında burun deliklerinin belirgin şekilde görüldüğü, çok fazla kalkık burunlar doğal anatomik yapıya uygun değildir. Halk arasında “Barbie burnu” olarak tarif edilen bu görünüm, her yüz için uygun değildir. Dolayısıyla estetik cerrahide başarı, modaya uygun tek tip bir görünüm oluşturmak değil, kişinin yüzüyle ve anatomisiyle uyumlu bir sonuç elde etmektir.

“Mini dokunuşlar” herkese uygulanabilir mi?

Plastik cerrahiyi diğer cerrahi branşlardan ayıran önemli özelliklerden biri, mümkün olduğunca az iz bırakarak etkili sonuç elde etmeye çalışmaktır. Ancak uygulanacak işlemi belirleyen en temel faktör dokunun durumudur. Yüzünde ileri derecede sarkma bulunan bir kişiye yalnızca mini dokunuşlar dediğimiz sıvı yüz germe uygulamaları veya çeşitli cihazlarla etkili ve kalıcı bir değişim sağlamak mümkün olmayabilir. Böyle bir hastanın ihtiyacı yüz germe ameliyatı olabilir. Bu nedenle estetik cerrahide başarının temelinde doğru tanı ve doğru tedavi bulunuyor. Her hastaya aynı işlemi uygulamak yerine, kişinin anatomik durumuna uygun yöntemi belirlemek gerekir.

Modern yüz germe teknikleri daha doğal sonuç sağlıyor

Yüzde yaşlanma yalnızca ciltte gerçekleşmez, cilt altındaki derin dokularda da zaman içerisinde gevşeme ve sarkma meydana gelmektedir. Bu sebepten, &nbsp;yüz germe ameliyatlarında yalnızca cildi çekmek yerine, yaşlanma sürecinden etkilenen daha derin dokuların da değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Dual plan olarak adlandırılan teknikte daha az kesiyle daha etkili sonuçlar elde etmek mümkün. Bu yaklaşımda yüzün farklı anatomik katmanları değerlendirilerek gerekli onarımlar gerçekleştirilmektedir. Gelişen anestezi teknikleri de cerrahların daha konforlu çalışmasına katkı sağlamaktadır. Buradaki temel hedef yüzü germek değil, yüzün yaşlanmayla birlikte bozulan anatomik yapısını mümkün olduğunca doğal biçimde yeniden düzenlemek.

Sosyal medya filtreleri estetik beklentileri nasıl değiştiriyor?

Her estetik talep doğru bir talep değildir. Sosyal medya ve yapay zeka filtreleri, gerçekte ulaşılması mümkün olmayan kusursuz yüz algıları oluşturarak estetik beklentileri de değiştirebilmektedir. Bu nedenle estetik cerrahide yalnızca hastanın talebine değil, anatomik uygunluğuna ve beklentilerinin gerçekçi olup olmadığına da bakmak gerekir. Özellikle genç hastalarda bu değerlendirme büyük önem taşırken, gerektiğinde cerrahın “Bu operasyonu önermiyorum” diyebilmesi de iyi hekimliğin bir parçasıdır. Estetik cerrahinin amacı filtrelenmiş bir görüntüyü gerçeğe taşımak değil, kişinin kendi özellikleriyle uyumlu ve doğal bir sonuç elde etmektir.

Estetik cerrah seçerken yalnızca sosyal medyaya bakılmamalı

Sosyal medya, estetik cerrahi sonuçlarının sergilendiği önemli bir platform haline geldi. Ancak burada yalnızca en başarılı sonuçların paylaşılabildiğini unutmamak gerekiyor. Bu nedenle bir cerrahı değerlendirirken yalnızca sosyal medyadaki fotoğraflara bakarak karar vermek doğru değil. Dürüst ve gerçekçi bir iletişim, hastanın beklentilerinin doğru değerlendirilmesi ve ameliyat sonrasında da hastanın doktoruna ulaşabilmesi son derece önemlidir. Estetik cerrahide başarılı bir operasyonun en önemli ölçütlerinden biri, hastanın sonuçtan memnun olması kadar, ortaya çıkan sonucun kişinin doğal görünümü ve anatomisiyle uyumlu olmasıdır. Sonuçta iyi estetik işlem, ilk bakışta fark edilen değil; kişinin daha dinç, daha sağlıklı ve daha güzel göründüğü sonuç olmalıdır.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA['Kimse Anlamasın' estetiği giderek daha çok tercih ediliyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 10:37:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026143541_aa265f4e5a492f46282c14180452f470.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026143541_aa265f4e5a492f46282c14180452f470.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/28082026143541_aa265f4e5a492f46282c14180452f470.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Her talebe 'evet' demek tükenmişliğe yol açabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-her-talebe-evet-demek-tukenmislige-yol-acabilir-11562.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-her-talebe-evet-demek-tukenmislige-yol-acabilir-11562.html</link>
                    <description><![CDATA[Uzmanlar, kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak başkalarının onayını ve memnuniyetini önceliklendirme durumu olan “People Pleasing” davranışına karşı uyarıda bulunuyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Günlük yaşamda başkalarının isteklerine olumlu yanıt vermek ve onları mutlu etmeye çalışmak, hayatın doğal bir parçası. Ancak kişinin istemediği hâlde ‘hayır’ diyememesi, çevresindekilerin beklentilerini sürekli kendi isteklerinin önünde tutması ve kabul görmek için uyum sağlamaya çalışması zamanla bir davranış biçimine dönüşebiliyor.

Kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak başkalarının onayını ve memnuniyetini önceliklendirme durumunun “People Pleasing” olarak tanımlandığını açıklayan Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Bu davranış, bireyin kendi ihtiyaçlarını ve sınırlarını fark etmekte zorlanmasına yol açabiliyor.” dedi.

İnsanların reddedilme korkusu, çatışmadan kaçınma isteği, suçluluk hissi ve onaylanma ihtiyacı nedeniyle ‘hayır’ demekte zorlanabildiğini belirten Unutmaz, “Bu davranışın temelinde koşullu sevgi deneyimleri, aşırı eleştirel ebeveyn tutumları ve kabul görmek için uyumlu olma zorunluluğu hissi yer alabilir. Sürekli onay arayışı, kişinin zamanla kendi ihtiyaç ve sınırlarını fark etmekte zorlanmasına ve öz değerini dış onaya bağımlı hâle getirmesine neden olabilir. Kendi ihtiyaçlarını sürekli geri plana atmak ise uzun vadede tükenmişlik, kaygı, öfke birikimi, duygusal yorgunluk ve depresif belirtiler doğurabilir.” ifadelerini kullandı.

Kişi kendisine şefkatli olmayı öğrenmeli

Sağlıklı sınırlar koyabilmek için kişinin öncelikle kendi ihtiyaçlarını fark etmesi gerektiğini vurgulayan Unutmaz, “Küçük ve gündelik durumlarda ‘hayır’ demeyi denemek, bu becerinin zamanla gelişmesine yardımcı olabilir. Bu süreçte ortaya çıkabilecek suçluluk duygusunu yönetmek, istek ve sınırları açık ve net bir şekilde ifade etmek, kişinin kendisine karşı anlayışlı davranarak öz şefkat geliştirmesi önemlidir. ‘Hayır’ demek bencillik değil, sağlıklı ilişkilerin temel unsurlarından biri.” şeklinde konuştu.

‘Hayır’ derken kırıcı olmaya gerek yok

Sınır koymanın karşıdaki kişiyi reddetmek veya ilişkiden uzaklaşmak anlamına gelmediğine dikkat çeken Unutmaz, “Kişi, karşısındakini kırmadan da kendi ihtiyaçlarını açıkça ifade edebilir. Her talebe olumlu yanıt vermek yerine zamanı, enerjisi ve koşulları doğrultusunda karar vermesi hem kendi ruh halini güçlendirir hem de ilişkilerde karşılıklı saygıyı destekler. Sınırların netleşmesi, kişilerin birbirlerinin ihtiyaçlarını daha iyi anlamalarına ve daha dengeli ilişkiler kurmalarına yardımcı olabilir.” açıklamasında bulundu. (İLKHA)
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Her talebe 'evet' demek tükenmişliğe yol açabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 14:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026220853_792c155aaa24b9685d2bcb22d041be69.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026220853_792c155aaa24b9685d2bcb22d041be69.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026220853_792c155aaa24b9685d2bcb22d041be69.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ani ve çok şidetli baş ağrısını hafife almayın! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-11555.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-11555.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, beyin anevrizmasının riskleri, kanama belirtileri, tedavi gerekip gerekmediğinin nasıl belirlendiği ve açık cerrahi ile damar içi tedavi yöntemlerinin nasıl seçildiği hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Her anevrizma yırtılıp kanamaz; bazıları tesadüfen saptanabilir!

Beyin anevrizmasının, beyni besleyen bir damarın duvarındaki zayıf bir noktanın dışarı doğru balonlaşması anlamına geldiğini aktaran&nbsp;Op. Dr. Ercan Kaya, “Çoğu anevrizma belirti vermeden kalabilir ve başka bir nedenle yapılan beyin görüntülemesinde tesadüfen bulunabilir.” dedi.

Bu nedenle her anevrizmanın mutlaka yırtılıp kanayacağını düşünmenin doğru olmadığına değinen&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Bununla birlikte bazı anevrizmalar büyüyebilir veya kanayabilir. Anevrizmalar erişkinlerde, kadınlarda, sigara kullananlarda ve yüksek tansiyonu olanlarda daha sık görülür. Anne, baba veya kardeş gibi yakın aile bireylerinde beyin anevrizması ya da anevrizmaya bağlı kanama bulunması da riski artırabilir. Bazı kalıtsal hastalıklarla ilişki görülebilir. Ancak bir risk etkeninin bulunması kişide mutlaka anevrizma olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde hiçbir risk etkeni bulunmayan bir kişide de anevrizma gelişebilir. Kimlerin taranması gerektiği, aile öyküsü ve eşlik eden hastalıklar dikkate alınarak hekim tarafından değerlendirilmeli.” şeklinde konuştu.

Her anevrizma tedavi edilmeli mi?

Her anevrizmaya işlem yapılmadığına dikkat çeken&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Çünkü henüz kanamamış bir anevrizmayı tedavi etmenin de belirli riskleri vardır. Temel soru şudur: Anevrizmanın gelecekte kanama ihtimali mi, uygulanacak işlemin riski mi daha yüksek?” dedi.

Değerlendirmede yalnızca anevrizmanın büyüklüğüne bakılmadığını vurgulayan&nbsp;Op. Dr. Kaya, şunları söyledi:&nbsp;

“Yerleşimi, şekli, zaman içinde büyüyüp büyümediği, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu, sigara ve yüksek tansiyon öyküsü, ailede anevrizmaya bağlı kanama bulunması ve hastanın daha önce böyle bir kanama geçirip geçirmediği birlikte ele alınır.

Kanama riski düşük görülen bazı anevrizmalar belirli aralıklarla MR veya tomografi temelli damar görüntülemeleriyle takip edilebilir. İzlem, ‘hiçbir şey yapmamak’ değildir; görüntüleme kontrollerinin yanı sıra tansiyonun düzenlenmesi ve sigaranın bırakılması da önemlidir. Tedavi ya da takip kararı, bu konuda deneyimli bir ekibin değerlendirmesiyle verilmelidir.”

Anevrizma kanamasının en tipik belirtisi ani ve şiddetli baş ağrısı!

Anevrizma yırtıldığında kanın çoğunlukla beynin çevresindeki sıvı dolu boşluğa yayılacağını kaydeden&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Buna subaraknoid kanama, yani beyin zarları arasına kanama denir. Bu, oldukça yüksek hayati tehlike taşıyan bir durumdur.” dedi.

Belirtiler hakkında bilgi veren&nbsp;Op. Dr. Kaya, “En tipik belirti, aniden başlayan ve birkaç dakika içinde en yüksek şiddetine ulaşan baş ağrısıdır. Bulantı, kusma, ense sertliği, ışığa hassasiyet, bayılma, bilinç bulanıklığı, nöbet, konuşma bozukluğu veya kol ve bacaklarda güçsüzlük eşlik edebilir. Bazı hastalar daha ilk anda bilincini kaybedebilir. Tehlike yalnız ilk kanamayla sınırlı değildir. Anevrizma yeniden kanayabilir; beyinde su toplanması gelişebilir veya damarlar ilerleyen günlerde daralarak beynin yeterli kan alamamasına yol açabilir. Bu nedenle şüpheli belirtilerde hemen acil servise başvurulmalıdır.” uyarısında bulundu.

Ağrının geçmesini beklemek tehlikeli bir gecikmeye yol açabilir!

Ağrının ne kadar şiddetli olduğu değil, nasıl başladığının önemli olduğunun altını çizen&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Birden ortaya çıkan, birkaç dakika içinde en yüksek düzeyine ulaşan ve kişinin daha önce hiç yaşamadığı bu ağrı, hastalar tarafından bazen ‘başıma balyozla vurulmuş gibi’ sözleriyle tarif edilir. Bu tablo, anevrizmaya bağlı beyin kanamasının en önemli uyarılarından biridir.” dedi.

Her ani ve şiddetli baş ağrısının da anevrizma kanaması olmadığını hatırlatan&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Başka ciddi hastalıklar da benzer belirti verebilir. Buna karşılık ağrının geçmesini beklemek veya yalnızca ağrı kesiciyle yetinmek tehlikeli bir gecikmeye yol açabilir.” diye konuştu.

Erken müdahale, yaşamı korumak ve yeni hasarı önlemek için kritik!&nbsp;

Anevrizmaya bağlı beyin kanamasında ilk dakikalar ve saatlerin neden önemli olduğuna işaret eden&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Anevrizmaya bağlı kanama başladıktan sonra hastanın solunumu ve bilinci bozulabilir, beyin içindeki basınç artabilir ve anevrizma yeniden kanayabilir. Bu nedenle erken müdahale, yalnız tanı koymak için değil, hastanın yaşamsal işlevlerini korumak ve yeni hasarı önlemek için gereklidir.” dedi.

Hastanede beyin tomografisiyle kanamanın araştırıldığını söyleyen&nbsp;Op. Dr. Kaya, “Gerekirse damar görüntülemesi yapılarak kanamanın kaynağı belirlenir. Beyinde su toplanması veya basınç artışı varsa bunlara müdahale edilir. Kanayan anevrizmanın yeniden kanamasını önlemek amacıyla açık cerrahi ya da endovasküler yöntemle mümkün olan en erken ve güvenli zamanda kapatılması planlanır.” açıklamasını yaptı.

Tedavi yöntemi hastanın durumuna göre seçilir!&nbsp;

Anevrizma tedavisinde açık cerrahi ve endovasküler yöntemlerin nasıl seçildiği hakkında bilgi veren&nbsp;Op. Dr. Ercan Kaya, sözlerini şöyle tamamladı:

“Açık cerrahide kafatasında bir açıklık oluşturulur ve anevrizma, küçük bir metal klips yerleştirilmek suretiyle kapatılır. Endovasküler (damar içi) tedavide ise çoğunlukla kasık veya el bileğindeki bir atardamardan ince tüplerle beyin damarlarına ulaşılır. Anevrizma, çeşitli damar içi araçlar kullanılarak içeriden kapatılır.

Yöntemlerden biri her hasta için kesin olarak diğerinden üstün değildir. Seçim; anevrizmanın yeri, büyüklüğü, şekli ve boyun yapısı, kanayıp kanamadığı, hastanın yaşı ve genel durumu ile eşlik eden beyin kanamasının özelliklerine göre yapılır.”&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ani ve çok şidetli baş ağrısını hafife almayın!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 08:29:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026173839_830cdc501f1d7e7dc303a2ba896060a0.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026173839_830cdc501f1d7e7dc303a2ba896060a0.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026173839_830cdc501f1d7e7dc303a2ba896060a0.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Çocuğunuzdaki Kronik Kabızlık Ekran Bağımlılığından Kaynaklanabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-cocugunuzdaki-kronik-kabizlik-ekran-bagimliligindan-kaynaklanabilir-11557.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-cocugunuzdaki-kronik-kabizlik-ekran-bagimliligindan-kaynaklanabilir-11557.html</link>
                    <description><![CDATA[Günümüzün teknolojik olanaklarıyla büyüyen çocuklar gün içinde uzun süre ekran maruziyetiyle karşı karşıya kalıyor. Bu maruziyet süresi çocuklarda psikolojik sorunların yanında fiziksel problemlere de neden olabiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Günde ortalama 4-8 saat ekran karşısında kalan çocuklarda boyun düzleşmesi, erken dönem omurga sorunları ve kronik kabızlık riski kat kat artabiliyor. Ülkemizde yapılan saha araştırmalarına göre çocukların günlük ortalama ekran süresi 4-7 saat, ergenlerde ise 6-8 saate kadar çıkabiliyor. Bu süreler, uluslararası rehberlerde önerilen limitlerin oldukça üzerinde seyrediyor. Bu nedenle çocukların büyüme döneminde alınan önlemler, kalıcı hasar riskini önemli ölçüde azaltabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Soner Demiral, çocuklarda ekran bağımlılığının olumsuz etkileri hakkında bilgi verdi.&nbsp;

Telefona bakanken omurgaya 27 kilo fazla yük biniyor

Biyomekanik araştırmalar, telefon veya tablet ekranına bakarken başın 60 derece öne eğilmesinin servikal omurgaya yaklaşık 27 kilogramlık ek yük bindirdiğini ortaya koymaktadır. New York Omurga Cerrahisi Araştırmaları’nın çalışmasına göre, bu pozisyon gelişmekte olan çocuk omurgasında ciddi bir baskı yaratır. Çocukların ve ergenlerin günde ortalama 5-7 saatini bu duruşta geçirdiği düşünüldüğünde, servikal omurga yılda 1.400 saatten fazla anormal yüke maruz kalır. Sonuç olarak doğal boyun eğriliği kaybolarak düzleşmeye, erken dönem boyun fıtıklarına ve kronik kas spazmlarına yol açar. Bugün hareketsiz bırakılan çocukların bu durumun bedelini ilerleyen yıllarda ödemesinden endişe edilmektedir. &nbsp;Bu tablo, literatürde “text neck” (metin boyun) veya “tech neck” sendromu olarak tanımlanır. Uzun süreli öne eğik duruş, omur eklemleri, bağlar ve kaslarda dejeneratif değişikliklere zemin hazırlayabilir.

Ekran bağımlılığı her 4 çocuktan birinde kronik kabızlığa neden oluyor

Ekran bağımlılığının etkileri omurga ile sınırlı kalmamaktadır. Uzmanlar çocuklarda kabızlık oranının normalde yüzde 3-5 bandında olduğunu, ancak dijital bağımlılık ve özellikle tuvalete telefonla girme alışkanlığı nedeniyle bu oranın yüzde 25’e (her 4 çocuktan biri) yükseldiğini belirtmektedir. Tuvalette ekrana odaklanmak, dışkılama refleksini baskılayarak kronik kabızlık ve enfeksiyon riskini artırmaktadır.&nbsp;

Ekran bağımlılığı miyopi ve obezite riskini de artırıyor&nbsp;

Uzun süreli ekran kullanımı göz sağlığını da tehdit eder. Miyopi görülme sıklığında artış, göz kuruluğu, yanma ve dijital göz yorgunluğu sık görülür. Hareketsizlik nedeniyle obezite riski artarken, mavi ışığın melatonin baskılaması uyku düzenini bozar.&nbsp;

Çocuklarınızı ekran bağımlılığından korumak için spor ve sanatı sevdirin

Dijital teknolojilerin günlük yaşamın ayrılmaz parçası haline geldiği günümüzde, çocukların fiziksel sağlığını korumak ebeveynlerin, eğitimcilerin ve sağlık profesyonellerinin ortak sorumluluğundadır. Bu konuda bazı önemli öneriler şöyle sıralanmaktadır.

20-20-20 kuralı uygulanmalı: Her 20 dakikada 20 saniye boyunca 6 metre uzağa bakılmalı ve postür düzeltilmelidir. Cihazlar göz hizasında tutulmalı; boyun eğilmesi en aza indirilmelidir. Tuvalete telefon alınmamalıdır. Günlük en az 60 dakika orta-yüksek şiddette fiziksel aktivite (açık hava oyunları, spor) mutlaka sağlanmalıdır. Ailece ekransız zaman dilimleri oluşturulmalı; ebeveynler rol model olmalıdır. Boyun-sırt ağrısı, kronik kabızlık veya baş ağrısı gibi şikayetlerde erken dönemde uzman kontrolü yaptırılmalıdır.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Çocuğunuzdaki Kronik Kabızlık Ekran Bağımlılığından Kaynaklanabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 07:31:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026173929_e3227f80a5fc2b0f6d01d437709482c8.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026173929_e3227f80a5fc2b0f6d01d437709482c8.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/27082026173929_e3227f80a5fc2b0f6d01d437709482c8.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[İş ve tatil yolculuklarında pıhtı riskini azaltan 8 önlem]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-is-ve-tatil-yolculuklarinda-pihti-riskini-azaltan-8-onlem-11535.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-is-ve-tatil-yolculuklarinda-pihti-riskini-azaltan-8-onlem-11535.html</link>
                    <description><![CDATA[Uçak, otobüs veya otomobillerle saatlerce süren tatil ya da iş yolculukları vücudumuzun hareketsiz kalmasına neden oluyor. Dört saatten uzun süren yolculuklarda bacakların uzun süre aynı pozisyonda kalması, toplardamar dolaşımını yavaşlatarak pıhtı oluşumu riskinin artmasına neden olabiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TRAKYA 2000 - Oluşan pıhtıların akciğerlere ulaşması ise hayatı ciddi şekilde tehdit edebilen pulmoner emboliye yol açabiliyor.&nbsp;Memorial Bodrum Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Filiz Bakkal,&nbsp;pıhtı riskini en aza indirmek için&nbsp;uzun yolculuklarda alınabilecek basit önlemler hakkında bilgi verdi.&nbsp;

Saatlerce hareketsiz kalmak riski artırıyor

Derin ven trombozu (DVT), çoğunlukla bacakların derin toplardamarlarında pıhtı oluşmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Uzun süre hareketsiz kalındığında bacak toplardamarlarındaki kan akımı yavaşlamasıyla kan göllenerek pıhtı oluşabilir. İş veya tatil yolculuklarında uçak, otobüs ya da otomobilde saatlerce aynı pozisyonda oturmak, bacaklardaki toplardamar dolaşımının yavaşlamasına neden olur. Özellikle daha önce pıhtı öyküsü bulunan, yakın zamanda ameliyat veya hastanede yatış geçmişi olan, aktif kanser hastalığı olan, ileri yaşta veya fazla kiliolu kişilerde pıhtı oluşma riski daha yüksektir. Yaz aylarında çıkılan yolculuklarda sıcak havaya bağlı olarak sıvı kaybı daha fazla olmaktadır. Bu dönemlerdeki yolculuklarda yeterli sıvı tüketilmelidir. Ancak pıhtı oluşumu açısından en önemli risk faktörlerinden biri uzun süreli hareketsizliktir.&nbsp;

Akciğere ulaşan pıhtı hayati riske neden olabiliyor

Derin ven trombozu her zaman belirgin belirtilerle ortaya çıkmayabilir. Ancak özellikle uzun yolculuk sonrasında tek bacakta şişlik, ağrı veya hassasiyet, kızarıklık ve ısı artışı gibi belirtiler görülmesi durumunda tıbbi değerlendirme yapılması önem taşır. Pıhtının akciğere ulaşması halinde ise ani nefes darlığı, göğüs ağrısı, çarpıntı, baş dönmesi veya bayılma ve kanlı öksürük gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bu belirtilerin görülmesi durumunda acil tıbbi değerlendirme gerekir.

Yolculuk sırasında pıhtı riskini azaltmak için…

Günümüzdeki ulaşım araçları en uzak yolu bile en kısa zamanda gitme olanağı sağlarken önlem alınmadığı taktirde bazı sağlık sorunları ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle uzun süreli yolculuklarda pıhtı riskini en aza indirmek ve bacak dolaşımını desteklemek için bu önlemlerin alınması gerekir;

Düzenli hareket edin:&nbsp;Uygun olduğunda koltuğunuzdan kalkarak koridorda kısa yürüyüşler yapın. Otomobil yolculuklarında mola verin:&nbsp;Uzun süre kesintisiz araç kullanmak yerine düzenli aralıklarla durup birkaç dakika yürüyün Ayak bileklerinizi çalıştırın:&nbsp;Oturduğunuz yerde ayak bileklerinizi yukarı-aşağı hareket ettirin ve dairesel hareketler yapın. Baldır kaslarınızı aktif tutun:&nbsp;Ayak parmaklarınızı ve topuklarınızı sırayla kaldırarak baldır kaslarınızı çalıştırın. Bacak bacak üstüne atmayın: Uzun süre aynı pozisyonda oturmak yerine bacaklarınızı mümkün olduğunca rahat ve hareket edebilecek şekilde konumlandırın. Yeterli sıvı alın:&nbsp;Yolculuk boyunca susamayı beklemeden düzenli olarak su tüketmeye özen gösterin. Sıkı kıyafetlerden kaçının:&nbsp;Bel ve bacak bölgesini aşırı sıkan kıyafetler yerine rahat kıyafetler tercih edin.&nbsp; Risk grubundaysanız hekiminize danışın:&nbsp;Daha önce pıhtı geçirdiyseniz veya pıhtı açısından başka risk faktörleriniz bulunuyorsa yolculuk öncesinde doktorunuzla görüşün. Kompresyon çorabı veya ilaçla korunma gibi yöntemlerin gerekip gerekmediği kişinin risk durumuna göre hekim tarafından değerlendirilmelidir.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[İş ve tatil yolculuklarında pıhtı riskini azaltan 8 önlem - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 21:33:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/25082026010733_ca9f1418beeb2cf19b5cfc4116584953.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/25082026010733_ca9f1418beeb2cf19b5cfc4116584953.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/25082026010733_ca9f1418beeb2cf19b5cfc4116584953.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Zayıflama iğnesinde kritik uyarı: Dozu kendiniz değiştirmeyin!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-zayiflama-ignesinde-kritik-uyari-dozu-kendiniz-degistirmeyin-11523.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-zayiflama-ignesinde-kritik-uyari-dozu-kendiniz-degistirmeyin-11523.html</link>
                    <description><![CDATA[Obezite tedavisinde giderek yaygınlaşan GLP-1 grubu ilaçlar, bilinçsiz kullanıldığında ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, özellikle sosyal medya ve arkadaş tavsiyesiyle bu ilaçlara başlanmaması gerektiğini belirterek 5 kritik uyarıda bulundu.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Obezite tedavisinde son yılların en çok konuşulan yöntemlerinden biri haline gelen ve kamuoyunda “zayıflama iğnesi” olarak bilinen GLP-1 grubu ilaçlar, milyonlarca kişinin kilo verme umudu oldu. Ancak uzmanlar, bu ilaçların yalnızca iştah azaltıcı ürünler olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekiyor.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, GLP-1 grubu ilaçların metabolizma, hormon dengesi ve kan şekeri üzerinde etkili güçlü tıbbi tedaviler olduğunu belirterek, bilinçsiz kullanımın başta pankreas, safra kesesi ve sindirim sistemi olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi.

UZMAN KONTROLÜ ŞART

Çetin, bu ilaçların herkes için uygun olmadığını vurgulayarak tedaviye mutlaka hekim değerlendirmesi sonrasında başlanması gerektiğini ifade etti. Özellikle pankreatit öyküsü, safra taşı veya safra yolu hastalığı, medüller tiroit kanseri riski ve ileri düzey mide-bağırsak hastalığı bulunan kişilerin ayrıntılı değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

&nbsp;

TEDAVİ ÖNCESİ TETKİK ÖNEMLİ

Tedavi öncesinde kan şekeri, HbA1c, insülin direnci, kolesterol ve trigliserid düzeylerinin yanı sıra karaciğer, böbrek ve tiroit fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Çetin, gerekli durumlarda safra kesesi ve pankreasın da incelenebileceğini aktardı.

“DAHA FAZLA KULLANIRSAM DAHA HIZLI KİLO VERİRİM” YANILGISI

İlaç dozunun kişinin kendi kararıyla artırılmasının ciddi risk taşıdığını belirten Çetin, hızlı doz artışının bulantı, kusma, şiddetli mide-bağırsak şikayetleri ve sıvı kaybına neden olabileceği uyarısında bulundu. İlaçların düzensiz kullanılmasının da tedavinin etkinliğini azaltabileceğini kaydetti.

Tedavi sırasında ortaya çıkan her belirtinin sıradan bir yan etki olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Çetin, şiddetli ve geçmeyen karın ağrısı, sürekli kusma, sarılık, koyu renk idrar ve yüksek ateş gibi belirtilerde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini söyledi. Çetin, GLP-1 grubu ilaçların internetten edinilen bilgiler veya çevre tavsiyesiyle başlanacak ürünler olmadığını, tedavinin kişinin sağlık geçmişi ve mevcut hastalıkları dikkate alınarak hekim kontrolünde yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Zayıflama iğnesinde kritik uyarı: Dozu kendiniz değiştirmeyin! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 08:37:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/24082026164831_279d9735cae869fd3a9d40e998ecbff3.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/24082026164831_279d9735cae869fd3a9d40e998ecbff3.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/24082026164831_279d9735cae869fd3a9d40e998ecbff3.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dondurma masum değil! Glikoz ve fruktoz şurubuna dikkat]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-dondurma-masum-degil-glikoz-ve-fruktoz-surubuna-dikkat-11515.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-dondurma-masum-degil-glikoz-ve-fruktoz-surubuna-dikkat-11515.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaz aylarının vazgeçilmez lezzeti dondurma, içeriğine ve porsiyonuna dikkat edilmediğinde yüksek miktarda şeker ve kalori alımına yol açabiliyor. Uz. Dyt. Betül Merd, tüketicilere “meyveli, fit, şekersiz” gibi ifadelere değil, ürünün içindekiler listesine bakmaları uyarısında bulundu.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Yaz sıcaklarında serinletici etkisiyle sıkça tüketilen dondurma, içeriği ve porsiyon miktarına dikkat edilmediğinde sağlıklı beslenme düzeninin dışına çıkabiliyor. Uz. Dyt. Betül Merd, dondurmanın “soğuk olduğu için hafif” olduğu düşüncesinin doğru olmayabileceğini belirterek, seçim yaparken ürün etiketlerinin mutlaka incelenmesi gerektiğini söyledi.

Dondurmanın sağlıklı ya da sağlıksız olduğuna yalnızca ürünün adına bakılarak karar verilmemesi gerektiğini belirten Merd, süt, yoğurt veya krema içeren; gerçek meyve, kakao ve kuruyemiş gibi bileşenler kullanılan ürünlerle, yoğun şeker, glikoz veya fruktoz şurubu, bitkisel yağ ve aroma vericiler içeren ürünlerin aynı besin değerine sahip olmadığını vurguladı.

Özellikle market ürünlerinde “dondurma”, “sütlü buz” ve “bitkisel yağlı ürün” gibi ifadelerin birbirinden farklı olduğuna dikkat çeken Merd, tüketicilerin ürünlerin ön yüzündeki “çilekli” veya “çikolatalı” gibi ifadelerden ziyade içindekiler listesini ve besin değerleri tablosunu incelemesini önerdi.

&nbsp;

“ERİ­MİYORSA SAĞLIKSIZDIR” İDDİASI DOĞRU DEĞİL

Sosyal medyada sıkça paylaşılan, dondurmanın su altında tutulmasına rağmen erimediğini gösteren videolar da gündeme geldi. Merd, bir dondurmanın geç erimesinin veya şeklini korumasının tek başına ürünün sağlıksız olduğunu göstermediğini belirtti.

Dondurmanın erime davranışında yağ miktarı, süt proteinleri, şeker ve kuru madde oranı, emülgatör ve stabilizatörler, hava miktarı, üretim teknolojisi ve saklama koşulları gibi birçok faktörün etkili olduğu ifade edildi.

“FİT” VE “MEYVELİ” İFADELERİNE ALDANMAYIN

Uz. Dyt. Merd, “şekersiz”, “fit”, “light” veya “meyveli” ifadelerinin de bir ürünün otomatik olarak sağlıklı olduğu anlamına gelmediğini belirtti.

Tüketicilere dondurma alırken şu noktalara dikkat etmeleri önerildi:

İçindekiler listesini mutlaka okuyun. Şeker veya şeker içeren bileşenlerin listedeki sırasına dikkat edin. Kullanılan yağ kaynağını kontrol edin. Şeker ve enerji miktarını besin değerleri tablosundan inceleyin. Bir paketin tamamını tek porsiyon olarak tüketmeyin. “Meyveli” ifadesinin gerçek meyve içerdiği anlamına gelmediğini unutmayın.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dondurma masum değil! Glikoz ve fruktoz şurubuna dikkat - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 15:30:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026222121_a773c39fbf3a51caa826920f25ee54c2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026222121_a773c39fbf3a51caa826920f25ee54c2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026222121_a773c39fbf3a51caa826920f25ee54c2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yaz aylarında göz alerjisine dikkat... Polen ve hava kirliliği tetikliyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-yaz-aylarinda-goz-alerjisine-dikkat-polen-ve-hava-kirliligi-tetikliyor-11516.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-yaz-aylarinda-goz-alerjisine-dikkat-polen-ve-hava-kirliligi-tetikliyor-11516.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaz mevsiminde açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti artırırken gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma şikayetlerini de beraberinde getirebiliyor. Uzmanlar, özellikle iki gözde birden görülen yoğun kaşıntı ve sulanmanın alerji açısından önemli bir işaret olabileceğini belirtiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

ANKARA (İGFA) - Yaz aylarında artan polen ve çevresel alerjenler, göz sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı, gözlerde tekrarlayan veya şiddetlenen alerji belirtilerinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi.

Çakıcı, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın göz alerjisi açısından önemli bir ipucu olduğunu belirterek, çocuk ve gençlerde göz ve burun alerjisinin yaygın görüldüğüne dikkat çekti.

POLENLER BAŞLICA TETİKLEYİCİLER ARASINDA

Ağaç, çimen ve yabani otlardan yayılan polenlerin özellikle bahar ve yaz aylarında alerjik reaksiyonları tetikleyebildiğini belirten Çakıcı, rüzgarlı havalarda ve polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde dışarıda uzun süre kalmanın şikayetleri artırabileceğini ifade etti.

&nbsp;

Gözleri ovuşturmanın belirtileri şiddetlendirebileceğini aktaran Çakıcı, polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde güneş gözlüğü kullanılmasını ve dış ortam maruziyetinin azaltılmasını önerdi.

EV TOZU VE AKARLAR DA ETKİLİ

Göz alerjisinin yalnızca dış ortam kaynaklı olmadığını belirten Çakıcı, ev tozu akarlarının yatak, yastık, halı ve kumaş yüzeylerde bulunabildiğini ve yıl boyunca alerjik yakınmalara neden olabileceğini söyledi.

Bu nedenle evlerin düzenli havalandırılması, toz birikiminin önlenmesi ve yatak-yastık gibi tekstil ürünlerinin uygun şekilde temizlenmesi öneriliyor. Evcil hayvanların tüyleri ve deri döküntülerinin de hassas kişilerde alerjiyi tetikleyebileceği belirtildi.

KÜF VE HAVA KİRLİLİĞİNE KARŞI UYARI

Nemli ortamlarda oluşan küflerin ve hava kirliliğinin göz yüzeyinde tahrişe yol açabileceğini belirten Çakıcı, alerjenlerle birlikte maruziyet olduğunda şikayetlerin daha belirgin hale gelebileceğini ifade etti. Uzman, hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde dışarıda geçirilen sürenin azaltılmasını ve gerekli durumlarda maske kullanılmasını önerdi.

Göz alerjisinin toplumda zaman zaman geçici bir rahatsızlık olarak görüldüğünü belirten Çakıcı, tekrarlayan veya şiddetlenen şikayetlerde göz hekimine başvurulması gerektiğini vurguladı. Çakıcı ayrıca, kortizon içeren göz damlalarının doktor önerisi olmadan kesinlikle kullanılmaması gerektiği uyarısında bulundu.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yaz aylarında göz alerjisine dikkat... Polen ve hava kirliliği tetikliyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 13:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026222157_505691c3fffa2c96122734e52070bddd.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026222157_505691c3fffa2c96122734e52070bddd.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026222157_505691c3fffa2c96122734e52070bddd.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Tip 1 diyabetli çocuklarda ağız ve diş sağlığı uyarısı]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-tip-1-diyabetli-cocuklarda-agiz-ve-dis-sagligi-uyarisi-11501.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-tip-1-diyabetli-cocuklarda-agiz-ve-dis-sagligi-uyarisi-11501.html</link>
                    <description><![CDATA[Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, Tip 1 diyabetli çocuklarda ağız kuruluğu, diş çürükleri ve diş eti sorunları gibi problemlere karşı düzenli kontrollerin ve koruyucu ağız bakımının önemine dikkat çekti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Tip 1 diyabet, çocukluk döneminde düzenli takip gerektiren kronik hastalıklar arasında yer alırken, hastalığın ağız ve diş sağlığı üzerindeki olası etkileri de ailelerin dikkat etmesi gereken konular arasında bulunuyor.

Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, diyabetli çocuklarda ağız sağlığı takibinin yalnızca bir sorun ortaya çıktığında değil, koruyucu yaklaşımla sürdürülmesi gerektiğini belirtti.

DİYABET VE AĞIZ SAĞLIĞI ARASINDA ÇİFT YÖNLÜ İLİŞKİ

Kan şekeri kontrolünün yetersiz olduğu dönemlerde ağız kuruluğu ve ağız içi enfeksiyonlara yatkınlık gibi sorunların görülebileceğini belirten Demir, diş eti hastalıklarının da kan şekeri kontrolünü zorlaştırabilecek faktörler arasında değerlendirildiğini ifade etti. Özellikle glisemik kontrolün yetersiz olduğu veya cerrahi ve invaziv diş işlemlerinin planlandığı durumlarda, çocuğu takip eden hekim ile diş hekiminin iletişim halinde olması gerektiği vurgulandı.

FLORÜRLÜ DİŞ MACUNU VE DÜZENLİ KONTROL ÖNEMLİ

Tip 1 diyabetli çocuklarda düzenli ağız bakımının önemine dikkat çeken Demir, yaşa uygun florür içeren diş macunuyla günde en az iki kez diş fırçalanmasını önerdi.

Çocuğun bireysel çürük riskine göre profesyonel florür uygulamalarının değerlendirilebileceğini belirten Demir, düzenli diş hekimi kontrollerinin çürük ve diş eti problemlerinin erken fark edilmesine yardımcı olduğunu söyledi.

Dengeli ve çocuğun bireysel gereksinimlerine uygun beslenmenin hem diyabet yönetimine hem de ağız ve diş sağlığına katkı sağlayabileceği belirtildi.

Özellikle ağız kuruluğunun görüldüğü durumlarda yeterli su tüketiminin ağız içindeki nem dengesinin korunmasına katkı sağlayabileceği ifade edildi. Demir, diş tedavisi randevularının da çocuğun günlük diyabet rutini, öğün düzeni ve kan şekeri kontrolü dikkate alınarak planlanması gerektiğini belirtti. Demir, “Glisemik kontrol, tükürük özellikleri, ağız hijyeni, beslenme düzeni ve bireysel diş çürüğü riskinin birlikte değerlendirilmesi ve rutin kontrollerin aksatılmaması” gerektiğini vurguladı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Tip 1 diyabetli çocuklarda ağız ve diş sağlığı uyarısı - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 12:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026162752_4d328de210a063fd074492faaf6b9016.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026162752_4d328de210a063fd074492faaf6b9016.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026162752_4d328de210a063fd074492faaf6b9016.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ambalajlı suyu böyle saklayın!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-ambalajli-suyu-boyle-saklayin-11502.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-ambalajli-suyu-boyle-saklayin-11502.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaz sıcaklıklarıyla birlikte artan su tüketimi, güvenli içme suyu ve doğru saklama koşullarını yeniden gündeme getirdi. SUDER Başkanı Yaşabey Kalebaşı, ambalajlı su alırken etiket bilgilerinin kontrol edilmesi ve ürünlerin güneş ile yüksek sıcaklıktan korunması gerektiğini belirtti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Yaz aylarında artan sıcaklıklarla birlikte vücudun sıvı ihtiyacı da yükseliyor. Bu dönemde güvenli su tüketiminin yanı sıra, ambalajlı suların satın alındıktan sonra uygun koşullarda muhafaza edilmesi de önem taşıyor.

Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı, ambalajlı suların Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılan tesislerde, hijyen ve gıda güvenliği koşullarına uygun şekilde üretildiğini belirtti. Kalebaşı, tüketicilerin ambalaj üzerindeki üretim izin tarihi, üretim yeri ve parti/seri numarası gibi bilgileri kontrol etmesinin güvenli ürün tercihi açısından önemli olduğunu söyledi.

&nbsp;

“DOĞRU SAKLAMA, ÜRETİM KALİTESİ KADAR ÖNEMLİ”

Ambalajlı suyun satın alındıktan sonra uygun koşullarda saklanmasının da ürün kalitesinin korunmasında önemli olduğunu belirten Kalebaşı, suların serin, kuru, temiz, kokusuz ve doğrudan güneş ışığı almayan ortamlarda muhafaza edilmesi gerektiğini ifade etti. Özellikle yaz aylarında su şişelerinin balkon, araç içi veya doğrudan güneş alan yüksek sıcaklıktaki ortamlarda bırakılmaması gerektiğine dikkat çeken Kalebaşı, bu koşulların üründe tat ve koku değişikliklerine yol açabileceğini belirtti.

Keskin kokulu maddelerin bulunduğu ortamlarda da ambalajlı su saklanmaması gerektiğini ifade eden Kalebaşı, açılmış suların hijyen açısından kısa sürede tüketilmesini önerdi.

YAZ SICAKLARINDA SIVI KAYBINA DİKKAT

Sıcak havalarda terlemeyle birlikte vücuttaki sıvı kaybının arttığına dikkat çekilen açıklamada, yeterli su tüketiminin önemine vurgu yapıldı. Özellikle bebekler, çocuklar ve yaşlıların sıcak havalarda sıvı kaybına karşı daha hassas olabileceği belirtilirken, susama hissi oluşmadan önce yeterli sıvı alınmasının önem taşıdığı ifade edildi.

Doğal mineralli ve doğal kaynak sularının içerdiği minerallerin de yaz aylarında sıvı tüketimine katkı sağlayabileceği belirtilirken, sıcak hava dalgalarında yeterli sıvı tüketilmesi ve dehidrasyon belirtilerinin erken fark edilmesi gerektiği kaydedildi. Kalebaşı, yaz aylarında temel hedefin vücudu susuz bırakmamak ve su tüketimini ihmal etmemek olduğunu vurguladı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ambalajlı suyu böyle saklayın! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 09:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026162953_bb7a987604c932b96d537f666d35401c.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026162953_bb7a987604c932b96d537f666d35401c.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026162953_bb7a987604c932b96d537f666d35401c.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Uzmanından ailelere uyarı... “Büyüyünce düzelir” diye beklemeyin]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.trakyaolay.com/haber-uzmanindan-ailelere-uyari-buyuyunce-duzelir-diye-beklemeyin-11505.html</guid>
                    <link>https://www.trakyaolay.com/haber-uzmanindan-ailelere-uyari-buyuyunce-duzelir-diye-beklemeyin-11505.html</link>
                    <description><![CDATA[Çocukların gelişim hızlarının farklı olabileceğini belirten Fizyoterapist Canan Darıcı Mehlepçi, aileleri endişelendiren belirgin farklılıklarda “büyüyünce düzelir” düşüncesiyle beklemek yerine profesyonel değerlendirme yapılması gerektiğini söyledi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ &nbsp;

İSTANBUL (İGFA) - Çocukluk döneminde kazanılan her yeni beceri gelişimin önemli bir parçasını oluştururken, her çocuğun gelişim süreci farklı ilerleyebiliyor. Uzmanlar, gelişimsel farklılıkların her zaman bir sorun anlamına gelmediğine dikkat çekerken, belirgin işaretlerin erken dönemde değerlendirilmesinin önemini vurguluyor.

Fizyoterapist Canan Darıcı Mehlepçi, çocukların oturma, emekleme, yürüme, oyun oynama ve çevreleriyle etkileşim kurma gibi becerileri farklı zamanlarda kazanabildiğini belirtti.

Mehlepçi, ailelerin çocuklarında belirgin bir farklılık gözlemlemesi halinde “biraz daha büyüsün, düzelir” diye beklememesi gerektiğini ifade ederek, erken değerlendirmenin çocuğun ihtiyacına uygun desteğe zamanında ulaşmasını sağlayabileceğini söyledi.

“ERKEN MÜDAHALE ÇOCUĞU KALIBA SOKMAK DEĞİL”

Erken müdahalenin yalnızca terapi seanslarından ibaret olmadığını belirten Mehlepçi, bunun çocuğun kendi potansiyelini desteklemeye yönelik bir süreç olduğunu kaydetti. Mehlepçi, “Bizim için erken müdahale; çocuğu belirli bir kalıba sokmak değil, onun kendi potansiyelini desteklemek, bağımsızlığını artırmak ve günlük yaşama katılımını güçlendirmek anlamına geliyor” dedi.

Çocuğun yalnızca yapamadıklarına değil, yapabildiklerine ve desteğe ihtiyaç duyduğu alanlara odaklanılması gerektiğini vurguladı.

Profesyonel değerlendirme yapılmasının mutlaka bir problem bulunduğu anlamına gelmediğini belirten Mehlepçi, bazı durumlarda aileye çocuğun gelişiminin yolunda olduğunun söylenebileceğini ifade etti. Mehlepçi, “Önemli olan belirsizliği ortadan kaldırmak ve çocuğun gelişimini doğru şekilde takip etmek” değerlendirmesinde bulundu.

AİLELER HANGİ İŞARETLERE DİKKAT ETMELİ?

Uzman, özellikle şu durumlarda profesyonel değerlendirme yapılmasının yararlı olabileceğini belirtti:

Hareket gelişiminde belirgin gecikme, Denge ve koordinasyon güçlükleri, Postür ve hareketlerde belirgin farklılıklar, Motor becerilerde zorlanma, Hareketleri planlamada güçlük, Günlük yaşam aktivitelerinde yaşıtlarına göre belirgin bağımlılık, Ses, dokunma veya harekete karşı aşırı ya da düşük tepki, Oyun ve çevreyle etkileşimde belirgin güçlük.

Bu işaretlerin çocuğa etiket koymak amacıyla değil, ihtiyaçların zamanında fark edilerek doğru desteğin sağlanması için değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Mehlepçi, erken müdahalenin bir yarış olmadığının altını çizdi.

“ÇOCUĞUNUZU BAŞKALARIYLA KIYASLAMAYIN”

Ailelere çocuklarını başka çocuklarla kıyaslamamaları çağrısında bulunan Mehlepçi, “Çocuğumuz neden diğer çocuklar gibi değil?” sorusu yerine, “Çocuğumuz bugün nerede ve onun gelişimini desteklemek için ne yapabiliriz?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtti. Bu yaklaşımın hem ailelerin kaygısını azaltacağını hem de çocuğun güçlü yönlerine odaklanmayı sağlayacağını ifade eden Mehlepçi, “Biz çocuğu değiştirmeye çalışmıyoruz. Onun güçlü yönlerini destekleyerek, ihtiyaç duyduğu alanlarda gelişimine eşlik ediyoruz” dedi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.trakyaolay.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Uzmanından ailelere uyarı... “Büyüyünce düzelir” diye beklemeyin - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 08:09:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026163222_5dc2a166292a72c29410b757e633cbb7.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026163222_5dc2a166292a72c29410b757e633cbb7.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.trakyaolay.com/images/haber/23082026163222_5dc2a166292a72c29410b757e633cbb7.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item></channel></rss>