Yazı Detayı
17 Eylül 2021 - Cuma 01:31
 
GEÇMİŞTEN GELECEĞE İNSANA DAİR HER ŞEY -4
AHMET RODOPMAN
 
 

KENTİMİZİN ÖYKÜSÜ – 4

‘’Kentimizin Öyküsü’’ adlı  yazı dizimizde şimdiye kadar sözünü ettiklerimiz, M.Ö. 5.900 ile 4.700 yılları arasında geçen zamanda Trakya’ da saptanan olaylar dizisine yer verdik. Kentimizin çok yakınında başlayıp gelişen bir yaşam alanının son 30 yılda yapılan arkeolojik kazılar ve tarih felsefesi ile bütünleşen tasarımlarla varılan sonuçlarına baktığımızda ‘’Kentimizin Öyküsü’’nün çok daha farklı bir anlam kazandığını görmekteyiz. Oldukça kısaltarak ve hızlıca geçtiğimiz aslında çok önemli olan bu süreç 1.200 yıl kadar sürdürülüyor. Ya bundan sonrası derseniz ? Anlatmaya günler, aylar yetmez. Öykümüz  roman, romanlar efsane olurlar. Ama en büyük gerçek, bilimin bile henüz tanımlayamadığı bu insanların sürekli uğraşları sayesinde bugün sahip olduğumuz her şeyin ilklerinin temelleri o günlerde atılıyor olduğudur. Neolitik dönem denilen ve oldukça uzun sürdüğü bilinen bu dönemde, tarım teknikleri geliştirilmiş, toprağı sürmek için, elde edilen ürünlerin tüketilebilir veya satılabilir hale getirebilmesi için kullanılan alet ve edevatlar geliştirilmiştir. Uzun yıllar öncesinden Mezopotamya da ve  Yakın Doğu  da kullanılmaya başlayan tekerlek, uzun bir yolculuk yaparak, ancak  Trakya’ ya gelebilmiş ve geliştirilip üretilerek kullanılmaya başlanmıştır. Evcilleştirilen atların ve tekerlek ile birlikte kullanıldığı araçların yapılması ile günlük hayattaki işler çok daha kolay ve hızlı yapılır hale gelmiştir.

Zamanla artan nüfus ve farklı yerlerden gelen göçmenler kendilerine yeni yerleşim alanları oluşturmuşlardır. Özellikle Istranca Dağlarının  eteklerine yakın akarsu kenarlarında çok sayıda küçüklü, büyüklü yerleşkelerin kurulduğunu yapılan yüzey araştırmaları ve arkeolojik buluntulardan anlayabiliyoruz. Böylece henüz Trakya’nın ve kentimizin ilk sakinlerinin ırk ve geliş yerlerini tam bilemeden, yeni gelenler veya gelip geçenlerle iyice karıştığını görüyoruz. Hele bu karışma ilerleyen yıllarda göçler, savaşlar ve kaçışlarla çok daha fazla yoğunlaşmıştır. Hele aradan yüz yıllar, bin yıllar geçtiğini göz önüne alırsak , ne kentimizde ne de diğer geçit ve kavşak bölgelerindeki insan topluluklarında saf  ırklardan söz edebilmenin imkansız olduğunu anlayabiliriz. Belki de bunun için Kırklareli’ miz daha ilk günlerden beri çok kimlikli ve çok kültürlü bir ortak yaşamı benimsemiş ve sürdürebilmiştir.

M.Ö 3.200 lü yıllara kadar olabildiğince sakin bir yaşamın sürdüğü bu topraklara özellikle Karadeniz’ in kuzeyinden veya Asya bozkırlarında ki çobanların sürüleri ile gelmeye başlaması ile huzursuzluklarında arttığı görülmektedir. Oldukça ilkel bir göçer yaşantısı süren bu toplulukların saldırıları ve yağmalarından yılan eski yerleşenler, evlerini ve topraklarını terk ederek ya Avrupa içlerine ya da Anadolu’ ya geçmeye başlamışlardır. Çünkü yerleşim yerleri basılıyor, yağmalanıyor veya yakılıyor, insanları da katledilmeye çalışılıyordu. Özellikle Kanlıgeçit yerleşim alanında bu yıllarda değişik zamanlarda büyük yangınların yaşandığı yapılan kazılarda farklı katmanlarda saptanmıştır. Eski tarih kitaplarında da bu zaman diliminde Trakya’ da büyük yangınların görüldüğü yazılmaktadır. Ya bu yangınlar ya da süre gelen yağma ve göçler nedeni ile M.Ö.2.000 li yıllara kadar olan dönemde Kırklareli ve çevresinde kayda değer bir yerleşim ve kültür varlığı bulunamamıştır.

Bundan sonra ki bölümlerimizde sıkça karşılaşacağımız Kırklareli işgal ve yağmalarını da hatırlayacak olursak, her halde Kırklareli’ nin bir türlü yakasını bırakmayan bu kötü talihi daha o tarihlerde başlayıp, Lozan Antlaşmasına kadar sürmüştür diye düşünmeden edemiyor insan. Zaman M.Ö 3.000 li yıllardan 2.000 li yıllara doğru gelirken Mezopotamya  ve Yakın Doğu’ da başlayan, kırsaldan kentleşmeye dönüşümün getirdiği insan hareketleri Trakya' da da kendini htirmiştir. Kısa bir süre içinde büyük bir insan kalabalıklaşması ile karşılaşılmıştır. Küçük yerleşim yerlerine sığamayan bu grupların daha büyük alanlarda toplanması ile ilk kentler oluşmaya başlamıştır. Bu kentlerin genellikle yol kavşaklarında, dere ve ırmak yakınlarında, verimli ovaların yamaçlarında oluşturulduğu görülmektedir. İlk Tunç Çağı olarak da adlandırılan bu dönemde, artan nüfusa yetecek yiyecek ve diğer gereksinim duyulan ürünlerin üretilmesi için geniş ekim alanlarının oluşması, buralarda çalışacak işci ve çiftçilerin barınıp geçinmeleri için yeni yerleşim alanları yapılmıştır. Böylece kentsel kültür Yakın Doğu’ dan epey bir gecikmeden sonra Trakya’ ya da gelmiştir. Yine bu dönemde gerek orta Avrupa da gerekse Balkanların diğer bölgelerinde kentler gelişmeye başlamış, bunun yanı sıra zanaat, ticaret, ve siyasette yeni iş kolları ve iş bölümleri oluşmuştur.

Bu bölgede yaşayanlar daha önceleri Istranca dağlarında bol miktarda bulunan demir madenlerinden geliştirdikleri yöntemlerle demir elde etmeyi öğrenmişler. Demiri işleyerek günlük tarım ve hayvancılıkta kullanılan demir aletleri gerekse savunma ve savaşmada kullanılan araç ve gereçleri yapmayı başaran bu insanlar, tekniklerini geliştirerek değişik alaşımlar oluşturmaya başlamışlardır. Bir devre ismini veren Tunç alaşımını yapmayı başarmışlardır. Daha kolay elde edilip, işlenebildiği içinde yaygın olarak kullanmaya başlamışlardır. Özellikle Istranca Dağları demir, bakır, çinko ve kalay elde edilmesi için oldukça elverişli olduğundan Kırklareli’ mizde bu açıdan şansını kullanmıştır. Özellikle tarım araçlarının yapılmasında tunç ve pirinç alaşımlarının kullanılması verimin, dolayısı ile de zenginliğin artmasını sağlamıştır. Ne yazık ki bu dönemleri doğru bir zamanlama ile anlayabileceğimiz bilgi ve belgeler çok az olarak günümüze ulaşmıştır. Yazının da henüz kullanılmadığı bu coğrafya da ancak arkeolojik buluntularla zamanı anlamlandırabiliyoruz.

Bugünkü Kırklareli’ nin yerinin seçilmesi ve yerleşimin başlaması da büyük bir olasılıkla bu zaman dilimine tarihlenebilir. İlk yerleşim yeri olarak bilinen Aşağıpınar ve Kanlıgeçit’ e en yakın ve o zaman için aranılan doğal koşullara en uygun olduğu düşünülen alanın bugünkü Kırklareli’ nin olduğu yer diye düşünülmesi oldukça mantıklıdır. Düşününüz ki, Kuzeyin deki  Istranca dağlarının eteklerinin bitiminde, ovaya gelinip düzlüğe çıkıldığında uzayıp giden yemyeşil bir ova. Daha başka bir yer aranır mı? Her taraf ormanlarla kaplı, iki yüksek sayılabilecek tepenin(Kırklar ve Yayla Tepesi) ortasından geçen Bağlıca Deresinin her iki yakasında gelişen, doğusunda Şeytan Dere, batısında İnci Dere’ nin aktığı , verimli toprağı, güzel içme suyu bulunan bu yer neden yerleşmek için düşünülmesin? İyi ki de öyle düşünülmüş. Ve bizler bu tarihi topraklarda yaklaşık 3.000 yıldır yaşamımızı sürdürüyoruz,   Hele son 99 yıldan beri Türkiye Cumhuriyeti’ nin bir sınır kenti olduğu halde huzur ve barış içerisinde günlerimizi geçiriyorsak ne mutlu bizlere. Belki de bu yüzden;

’’ Kırklareli, mutlu insanların kenti’’ tanımlaması çok yakışıyordur bizlere ve kentimize.

 
 
 
Etiketler: GEÇMİŞTEN, GELECEĞE, İNSANA, DAİR, HER, ŞEY, -4,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Bizim Gazete
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Arşiv
Haber Yazılımı