Tarihin yazıyla başladığı ile ilgili söylemlerin ışığında yapılan değerlendirmelerin her ne kadar doğruluğu tartışılır ise de arkeoloji bilimi belirli kriterlerini kullanarak doğruya en yakın bilgilenmelerin yapılması için büyük uğraşlar vermiş ve geliştirdiği yöntemlerle karanlık devirler olarak nitelendirilen o zaman dilimlerini aydınlatmaya çalışmıştır.
Kırklareli’ de insan yaşamının başlangıcını ve bu topraklara gelip yerleşen toplulukların nerelerden geldiklerinin saptamasının yapılması oldukça uzun sürmüştür. Trakya ‘ da geç başlayan arkeolojik çalışmalar ve en önemli bulguların yer aldığı höyük ve dolmenler, tarih içinde önemsenmemiş, önemsendiklerinde de bilinçli veya bilinçsiz olarak yapılan kazılarla tarumar edilmiş, çıkarılan eserler gerektiği gibi değerlendirilememiştir.
Önceki yıllarda Prof. Dr. Arif Müfit Mansel’ in başlattığı Salhane Höyüğünde yapılan kazılara 1981 yılında Prof. Dr. Mehmet Özdoğan tekrar başlamış ve önemli bulgularla karşılaşmıştır. Salhane veya Aşağı Pınar adı verilen Höyükte değişik tarihlerle tanımlanan 8 ayrı katman tespit edilmiştir. 38 yıl gibi uzun bir süreye yayılan bu kazılar, Kırklareli’ nin, Trakya’ nın hatta Avrupa' nın büyük bir kısmının geçmişi ile ilgili önemli bilgilerin elde edilmesini sağlamıştır.
Neolitik çağlardan itibaren bölgemize yerleşen insanların kullandıkları araç ve gereçlerden, yapmış oldukları toprak kap, kacak ve el aletlerinin incelemesinden çıkarılan sonuçlar bir hayli ilgi çekici bulunmuştur. Yukarı Mezopotamya olarak nitelenen bölgede yaşayan insanların sayılarının artması nedeniyle ortaya çıkan geçimsizlikler sonucunda ruhban sınıflar yerlerinde kalırken işçi, çiftçi, usta ve zanatkarlar bölük pörçük orta Anadolu ve iç Ege'ye gelip yerleşmeye başlamışlardır. İnsan topluluklarının 200 yıl gibi bir süre aralığı ile Marmara denizi kıyılarına varıp, boğazları geçerek bizim bölgemize yerleşmeleri ve kendilerine uygun yaşam alanları yaratmaları yaklaşık günümüzden yaklaşık 6.000 yıl öncelere tarihlenmektedir.
Orta ve Batı Anadolu topraklarında geçen binlerce yıl içerisinde insanlık, hayvanları evcilleştirmeyi, tarımı ve günlük işlerini yapabilecekleri aletleri yapmayı öğrenmiş olarak yollara düştükleri için, bizim bölgemize geldiklerinde toplu yaşamayı, iş bölümü yapmayı ve ürün ekip biçmeyi, üretim fazlalığını farklı şekillerde değerlendirmeyi bilmektedirler. Hatta ilk gelenlerin barınmak için arandıkları mağara, ağaç kovuğu ve sık ormanlık alanlardan ziyade, öğrenmiş oldukları kerpiçten, çalı ve sazları çamurla sıvayarak yaptıkları yaşam alanlarında barınma gereksinimlerini karşılamaya başlamışlardır. İlk zamanlarında Anadolu bozkırlarında yerel olanaklarla yaptıkları düz damlı odalara ilave olarak, Trakya’ da kolayca bulabildikleri ağaç ve dallarla kırma tarif edilen eğik çatılı barınaklarda oturmaya başlamışlardır.
Tarım aletlerini geliştirerek farklı ve nitelikli bol ürün elde etme olanaklarını bulmuşlardır. Yatmak için kullandıkları barınakların hemen yanına fazla ürünlerini ve gelecek yıllar için tohumlarını koymaya yarayan depolarını yapmaya başlamışlardır. Giderek bölgemiz diğer bölgelerden Avrupa’ nın değişik yerlerine alış veriş için giden tüccarların son durak noktası olmuştur. Zamanla Ege Bölgesinde sıkça kullanılan çömlekçi çarkı kullanılmaya başlanmıştır. Çevrede bol miktarda kaliteli testi çamuru bulunması nedeniyle, çanak , çömlek yapımı hızla artmış, büyük ölçekli kap, kacak, testi ve küp yapımı farklı malların alınıp, satılmasını ve saklanmasını sağlamıştır.
Bu dönemde Anadolu uygarlıklarında oldukça çok rastlanılan Ana Tanrıça Heykelcikleri höyüklerde ki değişik katmanlarda görülmeye başlanmış, gerek figürinler, gerek heykelcikler, gerekse kadın süs eşyaları (kolye, bilezik v.s gibi) Troya II arkeolojik katmanlarına özdeş olarak 3. ve 4. katmanlarda bulunmuştur. Oldukça şaşırtıcı olan ise Kanlı Geçit sahasında özellikle süs eşyası, boncuk, küpe, v.s yapan iş yerleri saptanmış olmasıdır. Istranca dağlarından çıkan renkli ve değerli taşlardan yapılmış süs eşyalarının bulunması, günümüz de de Trakya’lı, özellikle de Kırklareli’ li kadınların süs eşyalarına düşkünlüklerinin tarihsel bir bağlantısı olduğunu göstermektedir.
Arkeologların bölgemiz için en ilgi çekici buldukları alan Kanlı Geçit yerleşim alanı olmuştur. Burada ilk köy yerleşimi olarak nitelenebilecek yapılanmalar, taş temel üzerine yükseltilen kerpiç duvarlar ve ağaç çitlerle korunan yaşam alanları oluşturmuştur. Megara diye adlandırılan Troya’ da kullanılan dikdörtgen barınma alanları yapılmaya başlanmıştır. Bunların üzerleri eğik bir düzlem şeklinde ağaç ve sazlardan yapılan ivmeli damlarla örtülmüştür. Kısa kenarlarda birer kapı olan bu dikdörtgen yaşam alanlarında yatıyorlar, işlerini yapıyor, hayvanlarına bakıyor ve ürünlerini depoluyorlardı. Böylece toplu yaşama bir şekilde ayak uyduruluyor, sosyalleşme ile birlikte evcil hayvanlarla da beraber yaşamanın temelleri atılmış oluyordu. Anadolu' dan gelen ilk gruplarla birlikte evcilleştirilmiş olan at, köpek ve koyun günlük hayatta çok kullanılır hale geliyor, özellikle at bölge için çok büyük bir önem kazanıyordu. Burada çok iyi atların yetiştirildiği duyulmaya başlayınca at kullanılarak yapılan ticaret gelişiyor ve Aşağı pınar ile Kanlı Geçit, Anadolu’ dan gelen kervanların Avrupa’ ya geçmezden önceki son durağı haline gelmiş oluyordu.
Bu arada köpeklerin olduğu yerde, kedilerden neden söz edilmiyor diye içinizden bir soru sormak geçiyorsa, hemen yanıtlayayım. Doğanın yasaları hiç şaşırmıyor, canlılar arası besin zinciri halkalarını bir bir tamamlanarak gelişiyor. Sözünü ettiğimiz Megara tipi evlerde hem yaşam, hem erzak deposu, hem yemek yapılan ocak olunca, yabani olarak etrafta dolaşan farelerde depolardaki tahıl ve diğer yiyeceklerden yararlanıp beslenmek için bu yaşam alanlarına gelmeye başlıyorlar. Onlar besin zincirlerini sağlarlarken, kedilerde hazır bolca yemle semirmiş olan fareleri yakalamak için, kalkıp uzaklardan gelerek kendi besin zincirlerini oluşturmaya çalışıyorlar. Böylece binlerce yıl önceden yaşadığımız bu topraklarda, bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda birlikte, doğa ile iç içe yaşamaya ve yaşamlarına yenilikler katarak ileri uygarlıkları yaratmaya başlamış oluyorlardı.
Bilemiyoruz bizler o insanların DNA larını taşıyor muyuz, ancak bildiğimiz çok önemli bir şey var ki, insanı yaratan iştir, emektir. niyettir. İlk insandan başlayarak, her an daha iyiye, yararlıya ve güzele ulaşabilme arzusu ve niyeti ile çalışan, emek veren insanlık, en ilkel koşullarda bile yaşamını sürdürme ve çok daha iyi koşulları sağlayabilmek için uğraşmıştır. Verilen insanüstü emekle, uğraşla, zaman içinde çok şeyler yapmış, yaratmış olduğu değerlerle bizleri bu günlere getirmiş olduğunu ancak, tarihi öğrenerek anlayabiliyoruz. Yani bugün için bizlere çok basit gibi görünen herhangi bir şeyin bu günkü haline gelebilmesi için insanlığın nasıl binlerce yıl onun uğruna savaş verdiğini bilmemiz, bugün elde ettiklerimizi değerlendirmemizi sağlayabiliyorsa, bu bilgilerin çok büyük bir yararının olduğu da anlamış oluruz..

