Hep mi böyleydi, yoksa biz sonradan mı böyle olduk?
Bir zamanlar hayat, halkalar hâlinde genişlerdi. Önce evin içi… Sonra sokak… Mahalle… Şehir… Ülke… Dünya.
Haber de öyle yayılırdı. Bir komşunun fısıltısıyla başlar, kahvede büyür, gündüz radyosunda ses verir, akşam televizyonunda görünür olurdu. Şimdi ise dünyanın en uzak köşesindeki en ufak bir sarsıntı, cebimizdeki ekranın içinden omzumuzu tutup silkeler gibi hayatımızı titretiyor. Artık dünya evimize gelmiyor; dünya adeta zihnimize hücum ediyor.
Ne acıdır ki, sosyal medya denilen bu büyük meydan, görünür olmayı bir varoluş şartına dönüştürdü.
Görünmek, duyulmak, alkışlanmak… En çok izlenen olmak… Tanınmak… Sanki insanın varlığı, başkalarının göz bebeklerinde yanıp sönen bir mavi ışığa bağlandı. İçimizde saklı duran o volkan -var olma, kabul edilme, beğenilme arzusu- her bildirimde biraz daha homurdanıyor, tıpkı bir volkan gibi... Ve o volkan patladığında, lav gibi yakıcı bir şeyler akıyor: teşhir edilmiş zaaflar, büyütülmüş kusurlar, kahkahalarla parlatılmış aşağılamalar.
Çocukluğumdan bu yana konular hep değişti, dekor değişti, oyuncular değişti ama tek bir şey değişmedi: İnsanoğlunun dikkat çekme arzusu.
Eskiden ayı oynatılırdı meydanlarda. Tef çalınır, ayı ayak değiştirirdi. İnsanlar dakikalarca gülerdi. Karınlarını tutarak, salyalar saçarak gülerdi. Oysa bilmezdik, o ritim, kızgın sacın üzerinde yanmamak için öğrenilmiş bir refleksin çığlığı olduğunu. Her tef sesi, daha çok yanmanın, acı çekmenin derinleştiği ve yaklaşan bir acının daha da artacağının habercisiymiş meğer...
Sonra büyüdük. Gerçek, bir tokat gibi yüzümüze indi: Senin kahkahan, başkasının ayak tabanının yanığından oluşuyor.
Bugün artık kızgın sacların üzerinde ayı oynatmaya, tef çalıp ritim tutturmaya gerek yok. Eskisi gibi zahmetli bir çaba göstermeye de ihtiyaç kalmadı. Hatta, güneş yanığı bir tene, kaba bir kuvvete de ihtiyaç yok artık. Beyaz tenli olsanız da, makam sahibi de olsanız da, iyi eğitimli ya da silik bir hayatın gölgesindeki biri olsanız da artık fark etmiyor.
Ormana gidip bir ayıyı yakalamaya, boynuna ip geçirip sürüklemeye de hiç lüzum yok. Çünkü, şimdi meydan hazır, kalabalık hazır. Ve en acısı da şu: Oynatılacak ayının yerini insanlar aldı.
Gelişim farklılıkları olanlar, genetik sendromlarla doğanlar, tikleri olanlar, konuşma bozukluğu yaşayanlar… Kimi boyuyla, kimi kilosuyla, kimi zekâsıyla, kimi dil sürçmesiyle alay konusu ediliyor. Kimi fazla saf, kimi fazla küfürbaz, kimi fazla öfkeli, kimi fazla “garip”…
Ve tıpkı ayı oynatıcısı gibi, çoğunun tasması bir başkasının elinde: Bir menajer, bir yapımcı, bir içerik avcısı… Tef çalınıyor. Ritim tutuluyor. Ve milyonlarca insan, bir insanın zaafına gülüyor. Yani değişen bir şey yok…
Ne kadar çok aşağılanma varsa, o kadar çok izlenme var.
Ne kadar çok teşhir varsa, o kadar çok kazanç.
Üç beş kuruşluk reyting uğruna, insan onurunun kirletildiği; bağırışların, çağırışların ve hoyrat kahkahaların arasında kurulmuş bir pazar var artık.
Oysa kusur, insanı insan yapan şeydir. Çünkü kusur, empatiyi doğurur, insanlığın derinliğini açığa çıkarır... Çünkü kusur, şükretmeyi öğretir. Kusur, merhameti büyütür. Ama insanoğlu, kusuru merhametten çok, mizahın malzemesi yaptı. Ve merhamet küçüldükçe kahkahalar büyüdü.
Bir toplum, en zayıfına nasıl davrandığıyla ölçülür hale geldi...
Eğer bir toplum en savunmasız olanı sahnenin ortasına koyup onun acısını eğlenceye çeviriyorsa, bilin ki çürüme başlamıştır artık. Unutmayın bu çürüme, sessizlikle ilerler; bir ağaç kurdu gibi toplumun ahlakını ve vicdanını içten içe, durmadan ve fark edilmeden hep kemirir. Yasalar insan haklarını koruyor görünür; ama alay, aşağılama ve dışlama kültürü normalleştikçe, hukukun koruması kâğıt üzerinde kalır. Sürekli tekrar edilen aşağılama, öğrenilmiş bir normalliğe dönüşür. Çocuk, küfürle konuşmayı doğal sanır. Tarihi şahsiyetlerin isimleri aşağılayıcı benzetmelere malzeme olur. Kutsal olan sıradanlaşır, değerli olan ucuzlar.
Bir zamanlar hoşgörü, bu toprakların en kadim mirasıydı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî “Gel, ne olursan ol yine gel” derken, kusurun kapıdan kovulmadığı bir insanlık çağrısı yapıyordu. Yunus Emre “Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” diye fısıldıyordu asırlardır kulağımıza.
Hoşgörü, zayıfa gülmemekti… Düşeni tekmelememekti… Farklı olana tahammül ve hürmet göstermekti.
Eskiden mahallede bir ihtiyar, bastonuna yaslanır; bir çocuğun bir başkasına zalimce güldüğünü gördüğünde kaşlarını çatar:
“Niye gülüyorsun sen Eşş…. Eş..k? Aç da kendi k…na gül!”
Belki kaba bulunurdu bu sözler ama bilinmezdi o zamanlar, o tek cümlenin, bir toplumun vicdanı olduğunu.
Şimdi o bastona yaslananlar artık yok, sesleri toprak altından duyulmuyor artık. Yerlerine gelenlerin mi? Yok!... Aynı ağırlığı taşıyacağını da söyleyemeyiz. Ve inanın, bastona yaslananların yokluğunda, herkes başkasına daha da rahat gülmeye başladı. O gülüşler mahalle aralarından taşarak, alkışların beslediği, dijital bir pandemiye dönüştü.
Kimse görmese de iş çığırından çıktı artık; kaos bir virüs gibi sessizce her yanı sarmaya başladı.
Küçük çocuklar, yapılan her yanlış hakareti mizah sanarak büyüyor. Tarihi isimler, değersizleştirici deyimlere, benzetmelere kurban ediliyor. İnsan zaafları, birkaç kişinin izlenme hırsına yem ediliyor. Tef çalınıyor; ritim hızlanıyor; ayaklar yanmasın diye insanlar zıplıyor. Ve biz, ekran başında, kusura güldüğümüzü zannederek, aslında bir acıya gülüyoruz...
Ama bilmeliyiz: Sürekli aşağılanan bir toplum ya zalim olur, ya da korkak.
Sürekli alay edilen bir insan ya kabuğuna çekilir, ya da bir gün öfkeye dönüşür. En korkunç olan ise, aşağılamanın zamanla hem hedefini hem de izleyeni zehirlemesi gerçeğidir.
Çoğu insan göremese de, her kahkaha, insanlığımızdan sessizce bir parça çalar.
İnsanı aciz göstererek paye kazandığını sananlar, aslında kendi ruhlarını küçülttüklerinin farkında değildirler. Alkışla beslenen ego, doymayan bir canavardır artık; her gün daha çok teşhir, daha çok uç, daha çok rezillik ister... Ve bir gün gelir, alkışlayan kalabalık başka bir kurban arar. Unutma, bu kurban arayışı önüne geçilmez bir sel gibi akar sokaklarda, önüne ne varsa katıp götürür. Belki gün gelir, zaman değişir… O sel seni de acımadan sürükleyebilir... O tef, senin için de çalınabilir.
Aslında göz ardı edilen, düşünülmesi gereken derin bir hakikat var: İnsan, başkasının kusuruna güldüğü anda kendi kusurunu büyütür. Çünkü merhamet, insanın en yüksek mertebesidir; merhametini yitiren, insanlığından bir parça eksiltir.
Toplumlar bir günde yozlaşmaz. Önce küçük kahkahalarla başlar çürüme. “Aman ne var bunda?” denilen videolarla. “Herkes gülüyor” denilen paylaşımlarla. Sonra bir bakarsın ki acıya duyarsızlık sıradanlaşmış, onur pazara düşmüş, değerler alay konusu olmuştur.
Ve işte o zaman anlarız ki, en büyük felaket, kimsenin farkında olmamasıdır.
Şimdi kendimize sormalıyız:
Bir insanın düşüşü neden bize eğlenceli gelir?
Birinin eksikliği, gerçekten bizim fazlamızı mı ortaya çıkarır?
Yoksa içimizde bastırdığımız; eksikliklerin, korkuların, suçlulukların ve acıların geçici bir rahatlaması mı?
Kim bilir, belki de başkasına gülerken, aslında kendi kırılganlığımızdan kaçıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, biz de düşebiliriz. Bu ihtimal hep vardır. Ve eksik ve kusurlu olmak, insan olmanın ta kendisidir.
Eğer bir gün yeniden insan kalmak istiyorsak, kusura gülmekten çok, kusurla birlikte hoşgörülü yaşamayı öğrenmeliyiz. Çünkü kusur, bizi eşitler. Hepimizi aynı faniliğin, aynı kırılganlığın, aynı acziyetin içine yerleştirir…
Ve unutmayalım ki:
Bir toplum, en çok güldüğü şeyle imtihan edilir.
Eğer gülüşümüz bir başkasının tabanlarının yanması, acıdan kıvranmasıyla besleniyorsa, ayı olmamıza gerek yok... Gün gelir o ateş bir gün bizim de tabanlarımızı yakabilir.
O hâlde ayı olmamak, aşağılanmamak için, bir an öce, tefi susturmak gerek…
Ritmi yavaşlatmak.
Kahkahayı vicdan süzgecinden geçirmek…
Bilinmelidir ki insan, başkasının acısına güldüğü ölçüde küçülür;
başkasının acısını anladığı ölçüde büyür.
Büyümek, görünürlükle ölçülmez;
Büyümek, görünmeyenin yükünü omuzlamakla var olur.
Rauf HAMDİ

