2000
20002
RAUF HAMDİ SALACAKLI
Köşe Yazarı
RAUF HAMDİ SALACAKLI
 

Deniz Tuzu Kokan Kitaplar

 Sanırım iki üç yıl kadar önceydi. Amerika'nın büyük şehirlerinden birinde miydim, yoksa İsveç'in o güzel şehri Stockholm'de mi, kesin olarak hatırlayamıyorum. Aradan geçen zaman, şehrin adını hafızamdan silmiş. Aklımda kalan tek şey ise bana yöneltilen beklenmedik ve hiç unutamadığım bir soruydu. Şehrin konuğuydum. Katıldığım bir etkinlikte sohbet ediyorduk. Konu bir ara seyahatlere geldi. İçlerinden biri gülümseyerek bana döndü. "Gittiğiniz ülkelerde en çok neyi görmek istersiniz?" diye sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim. "Bulabilirsem önce kütüphaneleri... Sonra kitapçıları... Sonra da o şehrin yazarlarının izlerini." Kısa bir sessizlik oluştu. Sanki bekledikleri cevap bu değildi. Bir süre sonra içlerinden biri hafifçe gülümsedi. "Buraya gelen herkes istisnasız restoranları, alışveriş caddelerini görmek istediğini söyler. Siz ise kütüphanelerden ve kitapçılardan söz ediyorsunuz." Bir an durdu. "Peki..." dedi. "Eşekli Kütüphaneci' yi biliyor musunuz?" O soruyla birlikte bulunduğum şehir bir anda önümden çekilip gitti. Tarihî taş binaların yerini Kapadokya'nın ağaçsız tüf kayalıkları aldı. Cam vitrinlerin parıltısı silindi; yerini güneş altında kavrulan toprak yollar aldı. Geniş bulvarlar kayboldu, onların yerine bozkırın dar patikaları uzandı. Soruyu soran kişiye dönüp gülümsedim. "Elbette biliyorum," dedim. "Fakir Baykurt'un ölümsüzleştirdiği, gerçek yaşamdan doğmuş o unutulmaz hikâyeyi kim bilmez..." Sözüm biter bitmez yüzünde derin, gururlu bir tebessüm belirdi. "Ben..." dedi, sakin bir sesle. "Onun torunuyum." Bu kez ben sustum. Tüylerim diken diken olmuştu. Bir anda gözümün önünde 1950'li yılların Anadolu bozkırı canlandı. Güneşin altında ağır ağır yürüyen bir eşek... Sırtında iki ahşap sandık... Sandıkların içinde, yolun her tümseğinde usulca sallanan kitaplar... O sandıkların hemen ardında ise yıllarca otuz altı köye kitap taşıyan, 1963 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F. Kennedy'nin kurduğu Barış Gönüllüleri tarafından "İnsanlığa Hizmet Ödülü"ne layık görülen Mustafa Güzelgöz yürüyordu. Anadolu onu tek bir isimle tanıdı. Eşekli Kütüphaneci... Ne kadar sade... Ne kadar güzel, ne kadar özgün, ne kadar alışılmadık bir unvan... Her uğradığı köye belki birkaç kitap bırakıyordu. Ama gerçekte bıraktığı şey kitaplardan çok daha fazlasıydı. Bir çocuğun hayal gücüne açılan ilk pencereyi... Bir annenin yıllardır içinde susturduğu merakı... Bir gencin hayatını değiştirecek ilk cümleyi... Belki de hiç tanımadığı insanların kaderine sessizce bırakılmış umutları taşıyordu o sandıklarda. Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey; uzun nutuklar, büyük vaatler ya da bitmek bilmeyen nasihatler olmayabilir. Doğru zamanda, doğru insanın elinde açılan tek bir kitap, yıllarca söylenmiş binlerce sözden daha güçlü olabilir. Aradan yıllar geçti. Eşekli Kütüphaneci'nin ardından onlarca yıl akıp gitti. Toprak yollar asfalt oldu. Uzak köylerle şehirler arasındaki mesafeler kısaldı. İmkânlar kat kat arttı. Dünyanın öbür ucunda yaşanan bir olay, birkaç saniye içinde cebimizdeki küçücük ekranlara düşmeye başladı. Teknoloji büyüdü. Bilgi çoğaldı. Hayat hızlandı. Ama bütün bunlarla birlikte garip bir şey daha oldu. Eskiden insanlar kitaba ulaşamıyordu. Bugün ise kitap, insana ulaşmakta zorlanıyor. Renkli ekranların, bitmek bilmeyen bildirimlerin ve birkaç saniyelik görüntülerin arasında yavaş yavaş parçalanmaya başladı her şey. Bilgi çoğaldı. Ama derinlik azaldı. Artık okuyor gibi yapıyoruz. Düşünüyor gibi yaşıyoruz. Bakıyoruz... Ama çoğu zaman gerçekten görmüyoruz. Hikâye bitti mi? Hayır… Eşekli Kütüphaneci'nin ölümünden 14 yıl sonra, Kapadokya'nın bozkırında filizlenen o sessiz iyiliğin, bambaşka bir coğrafyada Eşekli Kütüphaneci'nin hikâyesinin farklı bir bedende yeniden yeşerdiğini görmek beni derinden etkiledi. Bazı insanlar, birbirlerini hiç tanımasalar bile aynı düşüncenin izinden yürürler. Aynı inancı, farklı zamanlarda ve farklı yollarla yaşatırlar. Kitap sevgisi de işte böyle bir miras; bir insandan diğerine sessizce geçer, şehir değiştirir, deniz görür, bozkır aşar ama özünü hiç kaybetmez. Bu kez anlatacağım hikâyede adres Kapadokya değil. Enez... Ege'nin tuz kokan kıyısında, rüzgârın denizle usulca konuştuğu Altınkum sahilinde, kumsala yalnızca birkaç adım uzaklıkta gösterişsiz bir kapı var... Dışarıdan bakınca sıradan görünen o küçük kapının ardında da bambaşka bir dünya var: Enez Sahil Kütüphanesi… Kapıyı aralayıp içeri adım attığınız anda sizi yeni basılmış kitapların keskin mürekkep kokusu karşılamıyor. Burada geçmiş zamanın kokusu var. Yılların kokusu... Sayfaları güneşten sararmış kitaplar... Kenarları binlerce kez çevrilmekten koyulaşmış yapraklar... Defalarca okunmaktan sırtı çatlamış ciltler... Bazılarının arasında unutulmuş kurumuş bir kır çiçeği... Bazı sayfaların kenarında kurşun kalemle düşülmüş küçücük bir not... Kimi satırların altında titrek bir çizgi... Bir başkasının yıllar önce durup düşündüğü, belki gözyaşı döktüğü, belki de gülümsediği satırların izleri... O raflarda duranlar kitaplardan çok fazla. Her biri başka şehirleri görmüş, başka evlerde, başka ellerde okunmuş, başka yalnızlıklara arkadaş olmuş, başka hayatlara dokunmuş sessiz yolculardı. İnanın, insan raflara baktığında kitaplardan çok, üst üste dizilmiş hayatlarla karşılaşıyormuş gibi hissediyor kendini. O rafların arasında... Ve kapının tam karşısında... Emekli tarih öğretmeni Seçkin Kurtiş karşılıyor sizi... Ömrünü eğitime, okumaya ve insanlara kitap sevgisi kazandırmaya adamış seksen yaşındaki bir eğitim neferi. Raflarda Türk edebiyatı da var. Dünya klasikleri de... Şiir de... Tarih de... Roman da... Felsefe de... Her akşam, hiç aksatmadan aynı saatte kapısını açıyor bu seksen yaşındaki delikanlı. Bir süre sonra okurlar içeri girmeye başlıyor. Kimi rafların arasında ağır ağır dolaşıyor. Kimi bir kitabın sırtına dokunuyor. Kimi yıllardır aradığı eski bir dostu bulmuş gibi kitabı eline alıp uzun uzun inceliyor. Birinin gözleri Dickens'ın sisli Londra sokaklarında dolaşıyor. Bir başkası Steinbeck'in bereketli vadilerine uzanıyor. Victor Hugo'nun Paris'iyle Yaşar Kemal'in Çukurova'sı aynı raflarda yan yana duruyor. Her raf, başka bir ülkeye... Başka bir zamana... Başka bir hayata açılan sessiz bir kapıya dönüşüyor. Sonunda okur eline; bir, iki, bazen üç kitap alıyor. Seçkin Hoca gülümseyerek, "Hiç önemli değil. Birden fazla alabilirsiniz," diyor. "Yeter ki okuyun." Sonra kitapları büyük bir özenle tek tek eline alıyor. Boynuna asılı duran ince çerçeveli gözlüğünü burnunun üzerine usulca yerleştiriyor. Yılların kullanımından köşeleri yıpranmış, sayfaları hafifçe sararmış defterini önüne çekiyor. Defterin kapağı her açıldığında isimler ve yıllardır süren bir güven hikâyesi de yeniden açılıyor. Kalemini eline alıyor. "Üyelik numaranız var mıydı?" diye soruyor. Eğer daha önce uğradıysanız, üyelik numaranızı söylüyorsunuz. Seçkin Hoca, parmaklarını defterin sararmış sayfalarında yavaş yavaş gezdiriyor; tanıdık bir isme rastlamış eski bir dost gibi başını hafifçe sallıyor. Numaranızı yazıyor, adınızın karşısına o gün ödünç aldığınız kitabın adını özenle yazıyor. İlk kez gelmişseniz de telaşlanmıyor. Bu kez defterin yeni bir satırını size ayırıyor. Size yeni bir üyelik numarası veriyor. Adınızı... Telefon numaranızı... Aldığınız kitabın adını... Hepsi yalnızca birkaç satırda yerini buluyor. Ne uzun formlar var... Ne bitmek bilmeyen imzalar... Ne de insanı kitaptan önce bürokrasiyle karşılaştıran karmaşık kurallar... Kalemini usulca kapatıyor. Defteri yavaşça örtüyor. Sonra kitapları iki eliyle size uzatıyor. Yüzünde yılların değiştiremediği o içten gülümseme beliriyor. "Okuyunca getirirsiniz," diyor. Hepsi bu kadar. Ne kefil istiyor... Ne ücret... Ne de teminat... Çünkü bu küçük sahil kütüphanesini, kitaptan önce güven üzerine kurmuş. Burada ödünç verilen bir kitap ve insana duyulan inanç... Kitabı koltuğunun altına alan okur, yüzünde beliren küçük bir tebessümle kütüphaneden ayrılıyor. Şimdi sıra kitabın yolculuğunda... Az önce raflarda sessizce bekleyen romanlar, şiir kitapları, öyküler ve klasikler artık okurlarının ellerinde sahile doğru yürümeye başlıyor. Kiminin koltuğunun altında... Kiminin plaj çantasının yanında... Kiminin havlusunun üzerine bırakılmış... Seçkin Hoca'nın ellerinden geçen kitaplar, şimdi denizle buluşmaya hazırlanıyor. Sonra günün belki de en güzel anı başlıyor. Terlikler usulca çıkarılıyor. Gün boyu güneşte ısınmış kum, ayak tabanlarına yumuşacık bir sıcaklık bırakıyor. Telaş, ayaklarının altındaki kum gibi usul usul dağılıyor; yürüyüş, fark ettirmeden ağırbaşlı bir dinginliğe dönüşüyor. Dalgalar kıyıya, uyuyan bir çocuğu uyandırmaktan çekinen bir annenin eli gibi hafifçe dokunuyor. Ege'den yükselen iyot ve tuz kokusu, kitabın sayfalarının arasına sessizce siniyor. Rüzgâr acele etmiyor. Önce kapağa dokunuyor. Sonra usulca bir sayfayı çeviriyor. Ardından bir diğerini... Sanki okurun yerine o da hikâyeyi merak ediyor. Karşıda Yunan adalarından bir sahil kahvesinden gelen hafif bir buzuki ezgisi, rüzgârın omzuna yaslanıp kıyıya kadar geliyor. İnsan kitabı okumaya başladığını sanıyor. Oysa farkına varmadan denizi okumaya başlıyor. Rüzgârı... Gökyüzünü... Işığı... Sessizliği... Ve hayatı... Düşünüyorum da... Başka bir ülkede olsaydı, belki de çoktan sırf kitap okunsun diye hayatının her gününden fedakârlık eden Seçkin Hoca'nın adına belgeseller çekilmişti. Belki hayatı sinemaya uyarlanırdı. Belki dünyanın saygın festivallerinden ödüllerle dönerdi bu film. Belki büyük gazeteler manşetlerini ona ayırırdı. Belki bir devlet başkanı özverisinden dolayı göğsüne madalya takardı. Belki adına kitaplar yazılır, konferanslar düzenlenirdi. Oysa Enez'de yedi yıldır, her akşam, istisnasız aynı saatte küçük kütüphanesinin kapısını sessizce açıyor Seçkin Kurtiş. Ne alkış bekliyor. Ne kameraların merceğini... Ne adının gazetelerin manşetlerine taşınmasını... Ne de göğsüne takılacak bir madalyayı... Onun bütün arzusu, o gün kapıdan içeri giren bir kişinin daha elinde bir kitapla çıkması. Çünkü biliyor: Okunan her kitapla, görünmeyen bir yerde yeni bir insan inşa edildiğini. Mustafa Güzelgöz ile Seçkin Kurtiş birbirlerini hiç tanımadılar. Aralarında onlarca yıl vardı. Aralarında yüzlerce kilometre vardı. Bambaşka hayatlar vardı. Ama ikisi de bence aynı cümleyi kurdu. "Kitaplar, her insana ulaşmalı." Biri bunu eşeğinin sırtındaki ahşap sandıklarla yaptı. Diğeri denizin kıyısındaki mütevazı kütüphanesinde hâlen sürdürüyor. Araçlar değişiyor. Yollar değişiyor. Şehirler değişiyor. Zaman değişiyor. Ama iyiliğin yürüdüğü yol hiç değişmiyor. Belki de bu yüzden, Anadolu'nun tozunu taşıyan her kitabın sayfalarında biraz Mustafa Güzelgöz yaşar. Belki de bu yüzden, deniz tuzu kokan her kitabın arasında, Enez kıyısında her akşam kütüphanesinin kapısını sessizce açan Seçkin Kurtiş'in emeği saklıdır. Dünyayı değiştirenler, çoğu zaman adını kimsenin bilmediği insanlardır. Bir kitabın, bir başka ele, bir başka eve, bir başka hayata ulaşmasına sessizce aracılık edenlerdir...                                                                            Rauf Hamdi Salacaklı / 05.07.2026 / Enez
Ekleme Tarihi: 24 Ağustos 2026 -Pazartesi

Deniz Tuzu Kokan Kitaplar


 Sanırım iki üç yıl kadar önceydi. Amerika'nın büyük şehirlerinden birinde miydim, yoksa İsveç'in o güzel şehri Stockholm'de mi, kesin olarak hatırlayamıyorum. Aradan geçen zaman, şehrin adını hafızamdan silmiş. Aklımda kalan tek şey ise bana yöneltilen beklenmedik ve hiç unutamadığım bir soruydu.

Şehrin konuğuydum. Katıldığım bir etkinlikte sohbet ediyorduk. Konu bir ara seyahatlere geldi. İçlerinden biri gülümseyerek bana döndü.

"Gittiğiniz ülkelerde en çok neyi görmek istersiniz?" diye sordu.

Hiç düşünmeden cevap verdim.

"Bulabilirsem önce kütüphaneleri... Sonra kitapçıları... Sonra da o şehrin yazarlarının izlerini."

Kısa bir sessizlik oluştu. Sanki bekledikleri cevap bu değildi. Bir süre sonra içlerinden biri hafifçe gülümsedi.

"Buraya gelen herkes istisnasız restoranları, alışveriş caddelerini görmek istediğini söyler. Siz ise kütüphanelerden ve kitapçılardan söz ediyorsunuz."

Bir an durdu.

"Peki..." dedi. "Eşekli Kütüphaneci' yi biliyor musunuz?"

O soruyla birlikte bulunduğum şehir bir anda önümden çekilip gitti.

Tarihî taş binaların yerini Kapadokya'nın ağaçsız tüf kayalıkları aldı. Cam vitrinlerin parıltısı silindi; yerini güneş altında kavrulan toprak yollar aldı. Geniş bulvarlar kayboldu, onların yerine bozkırın dar patikaları uzandı.

Soruyu soran kişiye dönüp gülümsedim.

"Elbette biliyorum," dedim.

"Fakir Baykurt'un ölümsüzleştirdiği, gerçek yaşamdan doğmuş o unutulmaz hikâyeyi kim bilmez..."

Sözüm biter bitmez yüzünde derin, gururlu bir tebessüm belirdi.

"Ben..." dedi, sakin bir sesle.

"Onun torunuyum."

Bu kez ben sustum.

Tüylerim diken diken olmuştu.

Bir anda gözümün önünde 1950'li yılların Anadolu bozkırı canlandı. Güneşin altında ağır ağır yürüyen bir eşek... Sırtında iki ahşap sandık... Sandıkların içinde, yolun her tümseğinde usulca sallanan kitaplar...

O sandıkların hemen ardında ise yıllarca otuz altı köye kitap taşıyan, 1963 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F. Kennedy'nin kurduğu Barış Gönüllüleri tarafından "İnsanlığa Hizmet Ödülü"ne layık görülen Mustafa Güzelgöz yürüyordu.

Anadolu onu tek bir isimle tanıdı.

Eşekli Kütüphaneci...

Ne kadar sade... Ne kadar güzel, ne kadar özgün, ne kadar alışılmadık bir unvan...

Her uğradığı köye belki birkaç kitap bırakıyordu. Ama gerçekte bıraktığı şey kitaplardan çok daha fazlasıydı. Bir çocuğun hayal gücüne açılan ilk pencereyi... Bir annenin yıllardır içinde susturduğu merakı... Bir gencin hayatını değiştirecek ilk cümleyi...

Belki de hiç tanımadığı insanların kaderine sessizce bırakılmış umutları taşıyordu o sandıklarda.

Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey; uzun nutuklar, büyük vaatler ya da bitmek bilmeyen nasihatler olmayabilir. Doğru zamanda, doğru insanın elinde açılan tek bir kitap, yıllarca söylenmiş binlerce sözden daha güçlü olabilir.

Aradan yıllar geçti.

Eşekli Kütüphaneci'nin ardından onlarca yıl akıp gitti.

Toprak yollar asfalt oldu. Uzak köylerle şehirler arasındaki mesafeler kısaldı. İmkânlar kat kat arttı. Dünyanın öbür ucunda yaşanan bir olay, birkaç saniye içinde cebimizdeki küçücük ekranlara düşmeye başladı. Teknoloji büyüdü. Bilgi çoğaldı. Hayat hızlandı.

Ama bütün bunlarla birlikte garip bir şey daha oldu.

Eskiden insanlar kitaba ulaşamıyordu.

Bugün ise kitap, insana ulaşmakta zorlanıyor.

Renkli ekranların, bitmek bilmeyen bildirimlerin ve birkaç saniyelik görüntülerin arasında yavaş yavaş parçalanmaya başladı her şey.

Bilgi çoğaldı. Ama derinlik azaldı. Artık okuyor gibi yapıyoruz. Düşünüyor gibi yaşıyoruz. Bakıyoruz... Ama çoğu zaman gerçekten görmüyoruz.

Hikâye bitti mi? Hayır…

Eşekli Kütüphaneci'nin ölümünden 14 yıl sonra, Kapadokya'nın bozkırında filizlenen o sessiz iyiliğin, bambaşka bir coğrafyada Eşekli Kütüphaneci'nin hikâyesinin farklı bir bedende yeniden yeşerdiğini görmek beni derinden etkiledi. Bazı insanlar, birbirlerini hiç tanımasalar bile aynı düşüncenin izinden yürürler. Aynı inancı, farklı zamanlarda ve farklı yollarla yaşatırlar. Kitap sevgisi de işte böyle bir miras; bir insandan diğerine sessizce geçer, şehir değiştirir, deniz görür, bozkır aşar ama özünü hiç kaybetmez.

Bu kez anlatacağım hikâyede adres Kapadokya değil.

Enez...

Ege'nin tuz kokan kıyısında, rüzgârın denizle usulca konuştuğu Altınkum sahilinde, kumsala yalnızca birkaç adım uzaklıkta gösterişsiz bir kapı var...

Dışarıdan bakınca sıradan görünen o küçük kapının ardında da bambaşka bir dünya var: Enez Sahil Kütüphanesi…

Kapıyı aralayıp içeri adım attığınız anda sizi yeni basılmış kitapların keskin mürekkep kokusu karşılamıyor.

Burada geçmiş zamanın kokusu var.

Yılların kokusu... Sayfaları güneşten sararmış kitaplar... Kenarları binlerce kez çevrilmekten koyulaşmış yapraklar... Defalarca okunmaktan sırtı çatlamış ciltler... Bazılarının arasında unutulmuş kurumuş bir kır çiçeği... Bazı sayfaların kenarında kurşun kalemle düşülmüş küçücük bir not... Kimi satırların altında titrek bir çizgi...

Bir başkasının yıllar önce durup düşündüğü, belki gözyaşı döktüğü, belki de gülümsediği satırların izleri...

O raflarda duranlar kitaplardan çok fazla.

Her biri başka şehirleri görmüş, başka evlerde, başka ellerde okunmuş, başka yalnızlıklara arkadaş olmuş, başka hayatlara dokunmuş sessiz yolculardı.

İnanın, insan raflara baktığında kitaplardan çok, üst üste dizilmiş hayatlarla karşılaşıyormuş gibi hissediyor kendini.

O rafların arasında... Ve kapının tam karşısında...

Emekli tarih öğretmeni Seçkin Kurtiş karşılıyor sizi...

Ömrünü eğitime, okumaya ve insanlara kitap sevgisi kazandırmaya adamış seksen yaşındaki bir eğitim neferi.

Raflarda Türk edebiyatı da var. Dünya klasikleri de... Şiir de... Tarih de... Roman da... Felsefe de...

Her akşam, hiç aksatmadan aynı saatte kapısını açıyor bu seksen yaşındaki delikanlı.

Bir süre sonra okurlar içeri girmeye başlıyor.

Kimi rafların arasında ağır ağır dolaşıyor.

Kimi bir kitabın sırtına dokunuyor.

Kimi yıllardır aradığı eski bir dostu bulmuş gibi kitabı eline alıp uzun uzun inceliyor.

Birinin gözleri Dickens'ın sisli Londra sokaklarında dolaşıyor. Bir başkası Steinbeck'in bereketli vadilerine uzanıyor. Victor Hugo'nun Paris'iyle Yaşar Kemal'in Çukurova'sı aynı raflarda yan yana duruyor.

Her raf, başka bir ülkeye...

Başka bir zamana...

Başka bir hayata açılan sessiz bir kapıya dönüşüyor.

Sonunda okur eline; bir, iki, bazen üç kitap alıyor.

Seçkin Hoca gülümseyerek,

"Hiç önemli değil. Birden fazla alabilirsiniz," diyor.

"Yeter ki okuyun."

Sonra kitapları büyük bir özenle tek tek eline alıyor.

Boynuna asılı duran ince çerçeveli gözlüğünü burnunun üzerine usulca yerleştiriyor.

Yılların kullanımından köşeleri yıpranmış, sayfaları hafifçe sararmış defterini önüne çekiyor.

Defterin kapağı her açıldığında isimler ve yıllardır süren bir güven hikâyesi de yeniden açılıyor.

Kalemini eline alıyor.

"Üyelik numaranız var mıydı?" diye soruyor.

Eğer daha önce uğradıysanız, üyelik numaranızı söylüyorsunuz. Seçkin Hoca, parmaklarını defterin sararmış sayfalarında yavaş yavaş gezdiriyor; tanıdık bir isme rastlamış eski bir dost gibi başını hafifçe sallıyor. Numaranızı yazıyor, adınızın karşısına o gün ödünç aldığınız kitabın adını özenle yazıyor.

İlk kez gelmişseniz de telaşlanmıyor.

Bu kez defterin yeni bir satırını size ayırıyor.

Size yeni bir üyelik numarası veriyor.

Adınızı...

Telefon numaranızı...

Aldığınız kitabın adını...

Hepsi yalnızca birkaç satırda yerini buluyor.

Ne uzun formlar var...

Ne bitmek bilmeyen imzalar...

Ne de insanı kitaptan önce bürokrasiyle karşılaştıran karmaşık kurallar...

Kalemini usulca kapatıyor. Defteri yavaşça örtüyor. Sonra kitapları iki eliyle size uzatıyor.

Yüzünde yılların değiştiremediği o içten gülümseme beliriyor.

"Okuyunca getirirsiniz," diyor.

Hepsi bu kadar.

Ne kefil istiyor...

Ne ücret...

Ne de teminat...

Çünkü bu küçük sahil kütüphanesini, kitaptan önce güven üzerine kurmuş.

Burada ödünç verilen bir kitap ve insana duyulan inanç...

Kitabı koltuğunun altına alan okur, yüzünde beliren küçük bir tebessümle kütüphaneden ayrılıyor.

Şimdi sıra kitabın yolculuğunda...

Az önce raflarda sessizce bekleyen romanlar, şiir kitapları, öyküler ve klasikler artık okurlarının ellerinde sahile doğru yürümeye başlıyor.

Kiminin koltuğunun altında... Kiminin plaj çantasının yanında... Kiminin havlusunun üzerine bırakılmış...

Seçkin Hoca'nın ellerinden geçen kitaplar, şimdi denizle buluşmaya hazırlanıyor.

Sonra günün belki de en güzel anı başlıyor.

Terlikler usulca çıkarılıyor.

Gün boyu güneşte ısınmış kum, ayak tabanlarına yumuşacık bir sıcaklık bırakıyor. Telaş, ayaklarının altındaki kum gibi usul usul dağılıyor; yürüyüş, fark ettirmeden ağırbaşlı bir dinginliğe dönüşüyor.

Dalgalar kıyıya, uyuyan bir çocuğu uyandırmaktan çekinen bir annenin eli gibi hafifçe dokunuyor.

Ege'den yükselen iyot ve tuz kokusu, kitabın sayfalarının arasına sessizce siniyor.

Rüzgâr acele etmiyor.

Önce kapağa dokunuyor.

Sonra usulca bir sayfayı çeviriyor.

Ardından bir diğerini...

Sanki okurun yerine o da hikâyeyi merak ediyor.

Karşıda Yunan adalarından bir sahil kahvesinden gelen hafif bir buzuki ezgisi, rüzgârın omzuna yaslanıp kıyıya kadar geliyor.

İnsan kitabı okumaya başladığını sanıyor.

Oysa farkına varmadan denizi okumaya başlıyor.

Rüzgârı... Gökyüzünü... Işığı... Sessizliği... Ve hayatı...

Düşünüyorum da...

Başka bir ülkede olsaydı, belki de çoktan sırf kitap okunsun diye hayatının her gününden fedakârlık eden Seçkin Hoca'nın adına belgeseller çekilmişti. Belki hayatı sinemaya uyarlanırdı. Belki dünyanın saygın festivallerinden ödüllerle dönerdi bu film. Belki büyük gazeteler manşetlerini ona ayırırdı. Belki bir devlet başkanı özverisinden dolayı göğsüne madalya takardı. Belki adına kitaplar yazılır, konferanslar düzenlenirdi.

Oysa Enez'de yedi yıldır, her akşam, istisnasız aynı saatte küçük kütüphanesinin kapısını sessizce açıyor Seçkin Kurtiş.

Ne alkış bekliyor.

Ne kameraların merceğini...

Ne adının gazetelerin manşetlerine taşınmasını...

Ne de göğsüne takılacak bir madalyayı...

Onun bütün arzusu, o gün kapıdan içeri giren bir kişinin daha elinde bir kitapla çıkması.

Çünkü biliyor: Okunan her kitapla, görünmeyen bir yerde yeni bir insan inşa edildiğini.

Mustafa Güzelgöz ile Seçkin Kurtiş birbirlerini hiç tanımadılar.

Aralarında onlarca yıl vardı. Aralarında yüzlerce kilometre vardı. Bambaşka hayatlar vardı. Ama ikisi de bence aynı cümleyi kurdu.

"Kitaplar, her insana ulaşmalı."

Biri bunu eşeğinin sırtındaki ahşap sandıklarla yaptı. Diğeri denizin kıyısındaki mütevazı kütüphanesinde hâlen sürdürüyor.

Araçlar değişiyor. Yollar değişiyor. Şehirler değişiyor. Zaman değişiyor. Ama iyiliğin yürüdüğü yol hiç değişmiyor.

Belki de bu yüzden, Anadolu'nun tozunu taşıyan her kitabın sayfalarında biraz Mustafa Güzelgöz yaşar.

Belki de bu yüzden, deniz tuzu kokan her kitabın arasında, Enez kıyısında her akşam kütüphanesinin kapısını sessizce açan Seçkin Kurtiş'in emeği saklıdır.

Dünyayı değiştirenler, çoğu zaman adını kimsenin bilmediği insanlardır. Bir kitabın, bir başka ele, bir başka eve, bir başka hayata ulaşmasına sessizce aracılık edenlerdir...

                                                                           Rauf Hamdi Salacaklı / 05.07.2026 / Enez

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve trakyaolay.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift Penis Büyütme Ameliyatı Meme Büyütme Ankara Burun Estetiği Ankara Lazer Epilasyon Ankara Lazer Epilasyon Ankara Dövme Sildirme Ankara Lazer Epilasyon Çayyolu Lazer Epilasyon Konya Cilt Bakımı Konya Kıl Dönmesi Tedavisi Ankara Hemoroid Tedavisi Ankara Meme Ultrasonu Ankara Radyolog Ankara Selülit Tedavisi Konya Göz Kapağı Estetiği Ankara