2000
20002
RAUF HAMDİ SALACAKLI
Köşe Yazarı
RAUF HAMDİ SALACAKLI
 

HAYAT ÜÇ PERYOTTA YAŞANIR

  Geçenlerde internette eski bir video izledim. Videonun hangi tarihte çekildiği belirsizdi... Görüntüler biraz bulanık, renkler solgundu. Muhtemelen kırk, elli yıl önce çekilmiş sıradan bir şehir görüntüsüydü. Kamera bir caddenin köşesinde durmuştu. İnsanlar gelip geçiyordu. Bir adam elindeki gazeteyi katlamış yürüyordu. Genç bir kadın omzundaki çantayı düzeltip otobüse yetişmeye çalışıyordu. İki çocuk kaldırım kenarında birbirini kovalıyordu. Yaşlı bir adam bir dükkânın önünde durmuş, derin düşüncelerle sigarasından ağır ağır bir nefes çekiyordu. Hepsi bu kadar. Sıradan bir gün... Sıradan insanlar... Sıradan bir hayat... Ama videoyu izlerken içime tuhaf bir düşünce düştü. O görüntüdeki insanların hiçbiri, bir gün geçmişe dönüşeceklerini bilmiyordu. Hiçbiri, yıllar sonra onları tanımayan birinin ekran karşısında oturup hayatlarını seyredeceğini bilmiyordu. Belki içlerinden biri o gün büyük bir mutluluk yaşamıştı. Belki biri kalbi kırık eve dönüyordu. Belki biri son kez gördüğü bir dostuyla vedalaşmıştı. Ama hiçbirinin bundan haberi yoktu. İnsan, yaşarken hayatın içinde olduğunu anlıyor ama hayatın geçtiğini çok sonra fark ediyor. Ömür uzun zannediliyor. Oysa hatırlananlar birkaç mevsime sığacak kadar az. Birkaç sararmış fotoğraf... Bir daha geri gelmeyen yaz akşamları... İçimizi susturan birkaç veda... Kalabalık bayram sabahları... Ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen yıllar... Sonra düşündüm. Kendi kendime dedim ki, sanırım hayat üç peryotta yaşanıyor. İlkinde umut öğreniliyor. İkincisinde mücadele. Üçüncüsünde ise hakikat… BİRİNCİ PERYOT: ZAMANIN BOL OLDUĞUNA İNANDIĞIMIZ YILLAR Çocukluk... Bence insan ömrünün en zengin olduğu dönemdir çocukluk. Ama bunu en son anlayan yine insanın kendisidir. Çünkü çocuklukta sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz. Sabah uyandığımız evin, mutfaktan yükselen demli çay kokusunun, bir odadan diğerine taşan tanıdık seslerin ve akşam sofralarında herkesin yerli yerinde olduğu günlerin hiç bitmeyeceğini sanırız. Sanki hayat hep aynı evde, aynı seslerle ve aynı insanlarla devam edecekmiş gibi... Bir mahalle vardır. Bir sokak vardır. Her gün önünden geçtiğimiz bir bakkal, bir park, bir ağaç vardır. Sanki onlar da bizimle birlikte sonsuza kadar yaşayacakmış gibi gelir. Oysa yıllar sonra aynı sokağa döndüğümüzde anlarız. Ağaç kesilmiştir. Bakkal kapanmıştır. Parkın yerinde apartman yükselmiştir. Ve çocukluğumuzun geçtiği yerler, artık yalnızca hafızamızda yaşamaktadır. İşte gerçek bu... İnsan ilk kayıplarını eşyalarda öğrenir. Sonra insanlarda... Sonra okul yılları gelir. İlk dostluklar, ilk başarılar, ilk dışlanmalar, ilk başarısızlıklar... İnsan o yıllarda hayatın herkese aynı davranmadığını anlamaya başlar. Kalabalığın içinde yalnız kalmayı da ilk kez o zaman öğrenir. Sonra gençlik... Hayatın en hızlı akan nehri... Kalbin akıldan daha güçlü olduğu yıllar... Bir telefon beklemenin saatler sürdüğü... Bir bakışın günlerce akıldan çıkmadığı... Bir vedanın dünyanın sonu gibi geldiği zamanlar... Gençlikte insan zamanın kendisine ait olduğunu sanır. Sanki önünde sonsuz sayıda yarın vardır. Sanki kaybedilen her şey geri gelebilir. Sanki herkes hep yanında kalacaktır. Oysa hayatın en büyük yanılsaması tam da budur. İnsan gençken zamanın hızla geçeceğini bilir. Ama bunun kendisinin başına geleceğine inanmaz. İKİNCİ PERYOT: HAYATLA PAZARLIK YILLARI Sonra bir gün alarm sesiyle uyanırsın. Ve fark etmeden ikinci peryot başlar. Artık hayaller tek başına yetmez. Sorumluluklar gelir. Geçim gelir. Endişeler gelir. Bekleyen faturalar gelir. Yetişilmesi gereken işler gelir. Hayatın bu döneminde insan sürekli bir şeylerin peşinden koşar. Daha iyi bir ev... Daha iyi bir maaş... Daha güvenli bir gelecek... Daha sağlam yarınlar... Sabahlar birbirine benzer. Haftalar hızla geçer. Günler, haftalar, aylar görünmeden kaybolur. Bir gün çocuğunu okula bırakırken fark edersin. Daha dün yürümeyi öğrenen çocuk büyümüştür. Bir gün eski fotoğraflara bakarsın. Fotoğraftaki genç adamın ya da genç kadının sen olduğuna inanmakta zorlanırsın. Çünkü zamanın en belirgin özelliği sessiz ve sinsi oluşudur. Gelirken ses çıkarmaz, giderken de… Tıpkı  ömrümüzden çalan bir hırsız gibi. İnsan bu yıllarda çok şey kazanır. Ama çok şey de kaybeder. Kimse bunu yüksek sesle söylemez. Çünkü yetişkinlik biraz da eksilmeyi öğrenme sanatıdır. Bazı dostluklar biter. Bazı hayaller gerçekleşmez. Bazı kapılar hiç açılmaz. Bazı özürler hiç gelmez. Bazı bekleyişler karşılıksız kalır. Ve insan anlar ki büyümek, her istediğini elde etmekten çok; her kaybın ardından yürümeye devam edebilmektir. Bu dönem dışarıdan başarı hikâyesi gibi görünür. Ama içeriden bakıldığında uzun bir dayanıklılık sınavıdır. ÜÇÜNCÜ PERYOT: HAKİKATİN SESSİZLİĞİ Sonra bir gün hayatın sesi biraz kısılır. Telefon daha az çalmaya başlar. Koşturmalar azalır. Takvim yaprakları daha hızlı düşer. Bir zamanlar kalabalık olan sofralarda boş sandalyeler görünür. İnsan ilk başta bunu fark etmez. Sonra bir bayram sabahı eksikliği hisseder. Bir doğum gününde... Bir düğünde... Bir cenazede... Bir fotoğrafa bakarken... Bir isim duyarken... Hayatın aslında insanları yavaş yavaş eksilterek ilerlediğini anlarsın. Bir zamanlar her fırsatta görüştüğün insanlar vardır. Sonra yılda bire düşer. Sonra birkaç yılda bire... Sonra sadece hatıralarda yaşamaya başlarlar. İnsan bazen bir dostunu mezar başında değilken, sesinin artık yalnızca hatıralarda kaldığını anladığı anda kaybeder. Yaşlılık denilen şey de tam olarak da budur. Saçların beyazlaması değildir... Anıların hiç umulmadık anlarda çıkıp gelmesi... Bir şarkının seni kırk yıl öncesine götürebilmesi... Bir kokunun içini ansızın sızlatması... Bir fotoğrafın karşısında uzun süre sessiz kalmak... Ve insan ilk kez bu dönemde kendisiyle gerçekten konuşmaya başlar. "Neleri doğru yaptım?" "Neleri gereksiz yere büyüttüm?" "Kırdığım insanlar oldu mu?" "Sevdiğim insanlara bunu yeterince gösterebildim mi?" Çünkü hayatın sonlarına doğru kazanılanlar geri planda kalır. Vicdanın sesi daha belirgin duyulur. Ve o zaman çok önemli sandığımız şeylerin çoğu anlamını kaybeder. Markalar... Makamlar... Unvanlar... Rekabetler... Hepsi yavaş yavaş silinir. Geriye yalnızca insanlar kalır. Bize sarılan insanlar... Bizim sarıldığımız insanlar... Yanında ağladığımız insanlar... Birlikte güldüğümüz insanlar... Hayatın, sahip olduklarımızdan çok paylaştıklarımızın toplamı olduğunu anlarız. Bir çocuğun hafızasında güven duygusu bırakabilmek... Bir dostun zor gününde yanında durabilmek... Bir eşin yıllar sonra bile adını gülümseyerek anmasına sebep olabilmek... İşte gerçek zenginlik budur. Ve sonra... Bir gün hayatın Z raporu kesilir. Sahne yavaşça boşalır. Işıklar söner. Perde kapanır. Ardımızda ne kadar para bıraktığımız sorulmaz. Kaç kişiyi etkilediğimiz de... Kaç ödül aldığımız da... Geriye yalnızca tek bir soru kalır: "Bu dünyadan geçerken bir kalbe dokunabildin mi?" Çünkü ömür dediğimiz şey aslında yıllardan oluşmaz. Bir kahkahadan... Bir gözyaşından... Bir özürden... Bir affedişten... Bir sarılıştan... Bir vedadan... Ve bazen, yıllar geçse bile unutulmayan tek bir cümleden oluşur... Bu yüzden yolun sonuna gelindiğinde insanın aklında yıllardan çok, içine işleyen anlar kalır. Bir ses, bir bakış, bir dokunuş... Kalbinde yer eden insanlar ve onlarla paylaşılan unutulmaz anlar... Ne makamlar anlamını korur o noktada, ne unvanlar, ne de uğruna ömür tüketilen mücadeleler. Zaman, bütün gösterişi sessizce geride bırakır. Geriye yalnızca insanların hafızasında bıraktığın yer kalır. Birilerinin hayatına dokunmuş olmak... Yokluğunda bile güzel hatırlanmak... Adın anıldığında bir tebessüme sebep olabilmek... Ömür bir gün sona erer. İnsan, geride bıraktığı iyiliklerde yaşamaya devam eder.                                                                               Rauf Hamdi Salacaklı- 29.05.2026  
Ekleme Tarihi: 12 Temmuz 2026 -Pazar

HAYAT ÜÇ PERYOTTA YAŞANIR

 

Geçenlerde internette eski bir video izledim.

Videonun hangi tarihte çekildiği belirsizdi... Görüntüler biraz bulanık, renkler solgundu. Muhtemelen kırk, elli yıl önce çekilmiş sıradan bir şehir görüntüsüydü.

Kamera bir caddenin köşesinde durmuştu. İnsanlar gelip geçiyordu. Bir adam elindeki gazeteyi katlamış yürüyordu. Genç bir kadın omzundaki çantayı düzeltip otobüse yetişmeye çalışıyordu. İki çocuk kaldırım kenarında birbirini kovalıyordu. Yaşlı bir adam bir dükkânın önünde durmuş, derin düşüncelerle sigarasından ağır ağır bir nefes çekiyordu.

Hepsi bu kadar.

Sıradan bir gün... Sıradan insanlar... Sıradan bir hayat...

Ama videoyu izlerken içime tuhaf bir düşünce düştü.

O görüntüdeki insanların hiçbiri, bir gün geçmişe dönüşeceklerini bilmiyordu. Hiçbiri, yıllar sonra onları tanımayan birinin ekran karşısında oturup hayatlarını seyredeceğini bilmiyordu.

Belki içlerinden biri o gün büyük bir mutluluk yaşamıştı. Belki biri kalbi kırık eve dönüyordu. Belki biri son kez gördüğü bir dostuyla vedalaşmıştı. Ama hiçbirinin bundan haberi yoktu.

İnsan, yaşarken hayatın içinde olduğunu anlıyor ama hayatın geçtiğini çok sonra fark ediyor. Ömür uzun zannediliyor. Oysa hatırlananlar birkaç mevsime sığacak kadar az.

Birkaç sararmış fotoğraf... Bir daha geri gelmeyen yaz akşamları... İçimizi susturan birkaç veda... Kalabalık bayram sabahları... Ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen yıllar...

Sonra düşündüm.

Kendi kendime dedim ki, sanırım hayat üç peryotta yaşanıyor. İlkinde umut öğreniliyor. İkincisinde mücadele. Üçüncüsünde ise hakikat…

BİRİNCİ PERYOT: ZAMANIN BOL OLDUĞUNA İNANDIĞIMIZ YILLAR

Çocukluk...

Bence insan ömrünün en zengin olduğu dönemdir çocukluk. Ama bunu en son anlayan yine insanın kendisidir. Çünkü çocuklukta sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz.

Sabah uyandığımız evin, mutfaktan yükselen demli çay kokusunun, bir odadan diğerine taşan tanıdık seslerin ve akşam sofralarında herkesin yerli yerinde olduğu günlerin hiç bitmeyeceğini sanırız. Sanki hayat hep aynı evde, aynı seslerle ve aynı insanlarla devam edecekmiş gibi...

Bir mahalle vardır. Bir sokak vardır. Her gün önünden geçtiğimiz bir bakkal, bir park, bir ağaç vardır. Sanki onlar da bizimle birlikte sonsuza kadar yaşayacakmış gibi gelir. Oysa yıllar sonra aynı sokağa döndüğümüzde anlarız.

Ağaç kesilmiştir.

Bakkal kapanmıştır.

Parkın yerinde apartman yükselmiştir.

Ve çocukluğumuzun geçtiği yerler, artık yalnızca hafızamızda yaşamaktadır.

İşte gerçek bu... İnsan ilk kayıplarını eşyalarda öğrenir. Sonra insanlarda...

Sonra okul yılları gelir. İlk dostluklar, ilk başarılar, ilk dışlanmalar, ilk başarısızlıklar... İnsan o yıllarda hayatın herkese aynı davranmadığını anlamaya başlar. Kalabalığın içinde yalnız kalmayı da ilk kez o zaman öğrenir.

Sonra gençlik...

Hayatın en hızlı akan nehri... Kalbin akıldan daha güçlü olduğu yıllar... Bir telefon beklemenin saatler sürdüğü... Bir bakışın günlerce akıldan çıkmadığı... Bir vedanın dünyanın sonu gibi geldiği zamanlar...

Gençlikte insan zamanın kendisine ait olduğunu sanır. Sanki önünde sonsuz sayıda yarın vardır. Sanki kaybedilen her şey geri gelebilir. Sanki herkes hep yanında kalacaktır. Oysa hayatın en büyük yanılsaması tam da budur. İnsan gençken zamanın hızla geçeceğini bilir. Ama bunun kendisinin başına geleceğine inanmaz.

İKİNCİ PERYOT: HAYATLA PAZARLIK YILLARI

Sonra bir gün alarm sesiyle uyanırsın.

Ve fark etmeden ikinci peryot başlar. Artık hayaller tek başına yetmez. Sorumluluklar gelir. Geçim gelir. Endişeler gelir. Bekleyen faturalar gelir. Yetişilmesi gereken işler gelir.

Hayatın bu döneminde insan sürekli bir şeylerin peşinden koşar. Daha iyi bir ev... Daha iyi bir maaş... Daha güvenli bir gelecek... Daha sağlam yarınlar...

Sabahlar birbirine benzer. Haftalar hızla geçer. Günler, haftalar, aylar görünmeden kaybolur. Bir gün çocuğunu okula bırakırken fark edersin. Daha dün yürümeyi öğrenen çocuk büyümüştür.

Bir gün eski fotoğraflara bakarsın. Fotoğraftaki genç adamın ya da genç kadının sen olduğuna inanmakta zorlanırsın. Çünkü zamanın en belirgin özelliği sessiz ve sinsi oluşudur. Gelirken ses çıkarmaz, giderken de… Tıpkı  ömrümüzden çalan bir hırsız gibi.

İnsan bu yıllarda çok şey kazanır. Ama çok şey de kaybeder. Kimse bunu yüksek sesle söylemez. Çünkü yetişkinlik biraz da eksilmeyi öğrenme sanatıdır. Bazı dostluklar biter. Bazı hayaller gerçekleşmez. Bazı kapılar hiç açılmaz. Bazı özürler hiç gelmez. Bazı bekleyişler karşılıksız kalır.

Ve insan anlar ki büyümek, her istediğini elde etmekten çok; her kaybın ardından yürümeye devam edebilmektir. Bu dönem dışarıdan başarı hikâyesi gibi görünür.

Ama içeriden bakıldığında uzun bir dayanıklılık sınavıdır.

ÜÇÜNCÜ PERYOT: HAKİKATİN SESSİZLİĞİ

Sonra bir gün hayatın sesi biraz kısılır.

Telefon daha az çalmaya başlar. Koşturmalar azalır. Takvim yaprakları daha hızlı düşer. Bir zamanlar kalabalık olan sofralarda boş sandalyeler görünür. İnsan ilk başta bunu fark etmez.

Sonra bir bayram sabahı eksikliği hisseder. Bir doğum gününde... Bir düğünde... Bir cenazede... Bir fotoğrafa bakarken... Bir isim duyarken... Hayatın aslında insanları yavaş yavaş eksilterek ilerlediğini anlarsın. Bir zamanlar her fırsatta görüştüğün insanlar vardır. Sonra yılda bire düşer. Sonra birkaç yılda bire... Sonra sadece hatıralarda yaşamaya başlarlar.

İnsan bazen bir dostunu mezar başında değilken, sesinin artık yalnızca hatıralarda kaldığını anladığı anda kaybeder. Yaşlılık denilen şey de tam olarak da budur. Saçların beyazlaması değildir...

Anıların hiç umulmadık anlarda çıkıp gelmesi... Bir şarkının seni kırk yıl öncesine götürebilmesi... Bir kokunun içini ansızın sızlatması... Bir fotoğrafın karşısında uzun süre sessiz kalmak...

Ve insan ilk kez bu dönemde kendisiyle gerçekten konuşmaya başlar.

"Neleri doğru yaptım?"

"Neleri gereksiz yere büyüttüm?"

"Kırdığım insanlar oldu mu?"

"Sevdiğim insanlara bunu yeterince gösterebildim mi?"

Çünkü hayatın sonlarına doğru kazanılanlar geri planda kalır. Vicdanın sesi daha belirgin duyulur. Ve o zaman çok önemli sandığımız şeylerin çoğu anlamını kaybeder.

Markalar... Makamlar... Unvanlar... Rekabetler... Hepsi yavaş yavaş silinir. Geriye yalnızca insanlar kalır. Bize sarılan insanlar... Bizim sarıldığımız insanlar... Yanında ağladığımız insanlar... Birlikte güldüğümüz insanlar...

Hayatın, sahip olduklarımızdan çok paylaştıklarımızın toplamı olduğunu anlarız.

Bir çocuğun hafızasında güven duygusu bırakabilmek... Bir dostun zor gününde yanında durabilmek... Bir eşin yıllar sonra bile adını gülümseyerek anmasına sebep olabilmek... İşte gerçek zenginlik budur.

Ve sonra... Bir gün hayatın Z raporu kesilir. Sahne yavaşça boşalır. Işıklar söner. Perde kapanır. Ardımızda ne kadar para bıraktığımız sorulmaz. Kaç kişiyi etkilediğimiz de... Kaç ödül aldığımız da... Geriye yalnızca tek bir soru kalır:

"Bu dünyadan geçerken bir kalbe dokunabildin mi?"

Çünkü ömür dediğimiz şey aslında yıllardan oluşmaz.

Bir kahkahadan... Bir gözyaşından... Bir özürden... Bir affedişten... Bir sarılıştan... Bir vedadan... Ve bazen, yıllar geçse bile unutulmayan tek bir cümleden oluşur...

Bu yüzden yolun sonuna gelindiğinde insanın aklında yıllardan çok, içine işleyen anlar kalır. Bir ses, bir bakış, bir dokunuş... Kalbinde yer eden insanlar ve onlarla paylaşılan unutulmaz anlar...

Ne makamlar anlamını korur o noktada, ne unvanlar, ne de uğruna ömür tüketilen mücadeleler.

Zaman, bütün gösterişi sessizce geride bırakır. Geriye yalnızca insanların hafızasında bıraktığın yer kalır. Birilerinin hayatına dokunmuş olmak... Yokluğunda bile güzel hatırlanmak... Adın anıldığında bir tebessüme sebep olabilmek...

Ömür bir gün sona erer. İnsan, geride bıraktığı iyiliklerde yaşamaya devam eder.

                                                                              Rauf Hamdi Salacaklı- 29.05.2026
 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve trakyaolay.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.