2000
20002
k mustafa 1
RAUF HAMDİ SALACAKLI
Köşe Yazarı
RAUF HAMDİ SALACAKLI
 

Hüzün Mevsimi

Sonbahar bana her nedense hep biraz hüzünlü gelir. İnsanın içine, açıklayamadığı bir eksilme duygusu çöker hep. Akşamlar erkenden serinler, gökyüzünün kokusu değişir, yapraklar tamamen sararmadan bile bir şeylerin biteceğini hissedersiniz. Sanki mevsim, insanın omzuna usulca dokunup, “Bu hayatta hiçbir şey sonsuza dek aynı kalmıyor. Her şey değişiyor, her şey geçip gidiyor, bitiyor” der. İnsana her şeyin geçici olduğunu hatırlatan böyle bir ayda, nedense ölümün ve kaybı hatırlatan bazı kitaplar yeniden aklıma gelir. Bu Eylül’de benim aklıma William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken’ i düştü. Faulkner’ın 25 Eylül’deki 129. doğum günü yaklaşırken, yıllar önce okuduğum romanı yeniden elime aldım. Eskiden okuduğum kitapları yeniden okumak bir alışkanlık hâline geldi. Nedendir bilmiyorum. Çoğu zaman bazı kitapları tekrar okumayı, eski bir dostla yeniden karşılaşmaya benzetirim. Kitap aynı kitap, cümleler yerli yerinde ama siz artık aynı insan olmadığınızı fark edersiniz. İlk okuduğunuzda dikkat etmediğiniz bir cümlenin, yıllar sonra içinize dokunabildiğini şaşkınlıkla gözlemlersiniz. Yıllar önce sizi etkileyen şeylerin değiştiğini görürsünüz. Daha önce fark etmediğiniz bir cümle, bir söz, bir paragraf bu kez içinizde başka bir yere dokunur. Satırların üzerinde durup kalıyor, gözünüzden kaçmış ayrıntıları fark ediyor, başka anlamların peşine düşüyorsunuz. Eskiden altını çizdiğiniz satırın artık size aynı şeyi söylemediğini, yeni bir satırın altını çizerken fark ediyorsunuz. Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken ‘i de içinizi titreten işte böyle garip bir kitap… Hikâyesi aslında son derece sade: Ailenin annesi Addie Bundren ölür. Addie’nin son isteğini yerine getirmek için ailesi, cenazesini kırk mil uzaklıktaki Jefferson’a götürmeye koyulur. Hepsi bu. Ama inanın bana, Faulkner’ın dünyasındaysanız “Hepsi bu” diye kestirip atamazsınız. Yola çıkanın yalnızca bir cenaze olmadığını, herkesin tabutun yanına kendi derdini de yüklediğini fark edersiniz. Romanı okuduğunuzda göreceksiniz ki biri annesini taşır, biri sırrını, biri öfkesini, biri yoksulluğunu, biri suçluluğunu, biri de geleceğini… Yol uzadıkça aile birbirine yaklaşmak yerine sanki birbirinden daha da uzaklaşır. Yağmur, çamur, taşan nehir, kırılan bacak, dağılan tabut, kokmaya başlayan ceset… Bütün bunların arasında insanın ne kadar tuhaf, çelişkili bir varlık olduğunu görürsünüz. Ölüm gibi ağır bir gerçeğin etrafında bile insanlar kendi küçük hesaplarının, tutkularının, öfkelerinin peşinden gitmeye devam eder. Faulkner’ın kara mizahı da tam burada ortaya çıkar. Okurken insanın hem içi burkulur hem de bazı sahnelerde istemeden gülümsersiniz. Çünkü hayat, en acı anlarda bile ciddiyetini korumayı beceremez; insan denen varlık, ölümün karşısında bile kendi tuhaflığıyla yaşamaya devam eder. Cash, henüz annesi ölmeden onun tabutunu yaparken gösterdiği titizlikle sevgisini anlatmaya çalışır. Ölüm döşeğindeki Addie, pencereden oğlunu izlerken Cash tahtaları ölçer, biçer, birleştirir. Testerenin düzenli sesi, evin içindeki ölüm sessizliğine karışır; bir oğul, annesi için tabut hazırlarken anne onu sessizce seyreder. Jewel, sevgisini neredeyse hiç konuşmadan, öfkesiyle ve atıyla taşır. Evin tek kızı Dewey Dell, annesinin ölümünün yanında, herkesten gizlediği kendi bedeninde büyüyen hayatın korkusunu taşımaktadır. Küçük Vardaman ise annesinin ölümünü anlayamaz; çocuk zihninde ölmüş balıkla ölmüş anne birbirine karışır. Ve insanın içi en çok burada burkulur. Bir anne ölürken, kızının içinde başka bir hayat başlamıştır. Ölümle yaşam, aynı evin, aynı yolculuğun içinde yan yana yürür. Darl ise bütün bu karmaşanın içinde belki de en fazla gören kişidir. İnsanların sustuklarını duyar, sakladıklarını sezer. Fakat sonunda “deli” yaftası ona yapıştırılır. Belki Faulkner bize biraz da bunu sorar: Herkesin alıştığı yalana uyum sağlamak mı akıllılıktır, yoksa gerçeği görmek mi? Evin babası, dişleri bozuk Anse’ yi düşündükçe ise insanın yüzüne acı bir gülümseme geliyor. Sürekli yoksulluktan, kaderden, hayatın kendisine haksızlık ettiğinden yakınan bu adam, karısının son arzusunu yerine getirirken otoritesinden bir şey kaybetmezken, kendi hesabını da unutmuyor. Jefferson’a gitmek, onun için bir cenaze yolculuğundan çok daha fazlasıdır. Yolculuğun sonunda yeni dişlerine kavuşur, ardından hayatına yeni bir kadın girer. Addie’nin mezarı daha soğumadan, şaşkınlık içindeki çocuklarına yeni bir üvey anne getirir. Bir annenin ölümüyle açılan boşluk, daha yas tutulmadan başka biriyle doldurulur. Hep böyle değil miydi zaten? Birinin dünyası yıkılırken, başka birinin hayatı devam ediyor. Bir evde yas tutulurken, başka bir evde sofralar kuruluyor. Bir insanın adı artık geçmiş zamana karışmışken, dışarıda hayat bütün sıradanlığıyla akıp gidiyor. Faulkner’ın romanını yıllar sonra yeniden okurken beni en çok, insanların birbirlerine ne kadar uzak kalabildikleri duygusu sardı. Aynı evde yaşayan insanlar bile, aynı acının içinden geçseler bile, birbirlerinin içinden geçenleri bütünüyle bilemiyorlar. Her biri kendi sessizliğinin içinde, başka başka hikâyeler taşıyor. Belki de hayatımız boyunca, farkında olmadan içimizde taşıdığımız en büyük soru şu: İnsan, kendine en yakın olanın iç dünyasına bile ne kadar yaklaşabilir? Birini ne kadar seversek sevelim, sonunda karşımızdakinin zihninin kapısında durduğumuzu, o kapının ardına geçemediğimizi fark ediyoruz. Sonbaharın hüznü de bana biraz bunları düşündürttü. Mevsim değişirken, insanın içindeki kilitli duran eski odalar da açılıyor sanki. Unuttuğunu sandığın insanlar, yarım kalmış cümleler, bir zamanlar okuduğun kitaplar çıkıp geliyor, dikiliyor karşına. Döşeğimde Ölürken’ i yeniden okurken Faulkner’dan çok kendimi düşündüğümü fark ettim. Geçen yılları. Gidenleri. Kalanları. Fedakârlıkları. Vazgeçişleri. Kendimizden verdiklerimizi… Cash, bu yolculukta en çok çabalayanlardan biriydi. Sonunda bacağını kaybediyor. Kendinden en çok veren, en büyük kaybı yaşayan oluyor. Üstelik bütün bunlar geride kalınca, hayatı sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Belki de insanoğlu hep böyle. Sevdikleri uğruna kendinden eksiltiyor, en büyük fedakârlıkları sessizce yapıyor. Veriyor, kaybediyor, veriyor, azalıyor… Üstelik çoğu zaman kimse ne verdiğini, nelerden vazgeçtiğini bilmiyor. Ama yine de susup yoluna devam ediyor. Kitap bitince bir müddet elimde tuttum. Sayfaları bir kez daha çevirdim. Bazı yerlerde durdum, altını çizdiğim birkaç satıra yeniden baktım. Sonra kapağını kapattım. Bir daha ne zaman açarım, yeniden okur muyum, bilmiyorum.                       Sonra gökyüzünü izledim… Bulutların arasında ateşten bir kızıllık durmadan çakıp sönüyordu. Dışarıda bir yerlerde yağmur yağıyordu. Gökyüzü ağır, bulutlar alçaktı. Rüzgâr, sararmış yaprakları sokaklarda savuruyordu. Çöpçü, süpürgesini yaprakların arasında gezdirip bir köşede toplamaya çalışıyordu; tam temizlediğini sanırken ağaçlardan yenileri düşüyor, rüzgâr onları yeniden sokağa yayıyordu. Kurumuş yapraklar kaldırım boyunca sürükleniyor, sonra yürüyenlerin ayakları altında ezilip dağılıyordu. Yani sonbahar yine bildiğiniz gibi… Biraz yağmur, biraz rüzgâr, biraz sarı… Biliyorum… Hepsi geçip gidecek. Geriye, insanın içine usulca çöken o tarifsiz hüzün kalacak. Döşeğimde Ölürken romanındaki Addie’nin tabutunun ardında yürüyen aile gibi, ben de hayatın peşinden sessizce yürümeye devam ediyorum. Kimi zaman birini, kimi zaman bir zamanı, kimi zaman da kendimden bir parçayı geride bırakarak… Belki de sonbahar bu nedenle hüzün ayı. Geride bıraktıklarımızı, eksilenleri, vedaları hatırlattığı için… Eski defterleri açtırıp, yıllar önce okuduğumuz romanları yeniden okuttuğu, sararmış fotoğraflara bir kez daha baktırdığı için. Zira geçmiş, sonbaharda biraz daha yakınımıza gelir...                                                                                                                                                                        16 Eylül 2026 - Rauf Hamdi Salacaklı  
Ekleme Tarihi: 17 Eylül 2026 -Perşembe

Hüzün Mevsimi

Sonbahar bana her nedense hep biraz hüzünlü gelir. İnsanın içine, açıklayamadığı bir eksilme duygusu çöker hep. Akşamlar erkenden serinler, gökyüzünün kokusu değişir, yapraklar tamamen sararmadan bile bir şeylerin biteceğini hissedersiniz. Sanki mevsim, insanın omzuna usulca dokunup, “Bu hayatta hiçbir şey sonsuza dek aynı kalmıyor. Her şey değişiyor, her şey geçip gidiyor, bitiyor” der.

İnsana her şeyin geçici olduğunu hatırlatan böyle bir ayda, nedense ölümün ve kaybı hatırlatan bazı kitaplar yeniden aklıma gelir. Bu Eylül’de benim aklıma William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken’ i düştü. Faulkner’ın 25 Eylül’deki 129. doğum günü yaklaşırken, yıllar önce okuduğum romanı yeniden elime aldım.

Eskiden okuduğum kitapları yeniden okumak bir alışkanlık hâline geldi. Nedendir bilmiyorum. Çoğu zaman bazı kitapları tekrar okumayı, eski bir dostla yeniden karşılaşmaya benzetirim. Kitap aynı kitap, cümleler yerli yerinde ama siz artık aynı insan olmadığınızı fark edersiniz. İlk okuduğunuzda dikkat etmediğiniz bir cümlenin, yıllar sonra içinize dokunabildiğini şaşkınlıkla gözlemlersiniz. Yıllar önce sizi etkileyen şeylerin değiştiğini görürsünüz. Daha önce fark etmediğiniz bir cümle, bir söz, bir paragraf bu kez içinizde başka bir yere dokunur. Satırların üzerinde durup kalıyor, gözünüzden kaçmış ayrıntıları fark ediyor, başka anlamların peşine düşüyorsunuz. Eskiden altını çizdiğiniz satırın artık size aynı şeyi söylemediğini, yeni bir satırın altını çizerken fark ediyorsunuz.

Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken ‘i de içinizi titreten işte böyle garip bir kitap…

Hikâyesi aslında son derece sade: Ailenin annesi Addie Bundren ölür. Addie’nin son isteğini yerine getirmek için ailesi, cenazesini kırk mil uzaklıktaki Jefferson’a götürmeye koyulur. Hepsi bu.

Ama inanın bana, Faulkner’ın dünyasındaysanız “Hepsi bu” diye kestirip atamazsınız.

Yola çıkanın yalnızca bir cenaze olmadığını, herkesin tabutun yanına kendi derdini de yüklediğini fark edersiniz. Romanı okuduğunuzda göreceksiniz ki biri annesini taşır, biri sırrını, biri öfkesini, biri yoksulluğunu, biri suçluluğunu, biri de geleceğini…

Yol uzadıkça aile birbirine yaklaşmak yerine sanki birbirinden daha da uzaklaşır.

Yağmur, çamur, taşan nehir, kırılan bacak, dağılan tabut, kokmaya başlayan ceset… Bütün bunların arasında insanın ne kadar tuhaf, çelişkili bir varlık olduğunu görürsünüz. Ölüm gibi ağır bir gerçeğin etrafında bile insanlar kendi küçük hesaplarının, tutkularının, öfkelerinin peşinden gitmeye devam eder. Faulkner’ın kara mizahı da tam burada ortaya çıkar. Okurken insanın hem içi burkulur hem de bazı sahnelerde istemeden gülümsersiniz. Çünkü hayat, en acı anlarda bile ciddiyetini korumayı beceremez; insan denen varlık, ölümün karşısında bile kendi tuhaflığıyla yaşamaya devam eder.

Cash, henüz annesi ölmeden onun tabutunu yaparken gösterdiği titizlikle sevgisini anlatmaya çalışır. Ölüm döşeğindeki Addie, pencereden oğlunu izlerken Cash tahtaları ölçer, biçer, birleştirir. Testerenin düzenli sesi, evin içindeki ölüm sessizliğine karışır; bir oğul, annesi için tabut hazırlarken anne onu sessizce seyreder.

Jewel, sevgisini neredeyse hiç konuşmadan, öfkesiyle ve atıyla taşır. Evin tek kızı Dewey Dell, annesinin ölümünün yanında, herkesten gizlediği kendi bedeninde büyüyen hayatın korkusunu taşımaktadır. Küçük Vardaman ise annesinin ölümünü anlayamaz; çocuk zihninde ölmüş balıkla ölmüş anne birbirine karışır.

Ve insanın içi en çok burada burkulur.

Bir anne ölürken, kızının içinde başka bir hayat başlamıştır. Ölümle yaşam, aynı evin, aynı yolculuğun içinde yan yana yürür.

Darl ise bütün bu karmaşanın içinde belki de en fazla gören kişidir. İnsanların sustuklarını duyar, sakladıklarını sezer. Fakat sonunda “deli” yaftası ona yapıştırılır. Belki Faulkner bize biraz da bunu sorar:

Herkesin alıştığı yalana uyum sağlamak mı akıllılıktır, yoksa gerçeği görmek mi?

Evin babası, dişleri bozuk Anse’ yi düşündükçe ise insanın yüzüne acı bir gülümseme geliyor. Sürekli yoksulluktan, kaderden, hayatın kendisine haksızlık ettiğinden yakınan bu adam, karısının son arzusunu yerine getirirken otoritesinden bir şey kaybetmezken, kendi hesabını da unutmuyor. Jefferson’a gitmek, onun için bir cenaze yolculuğundan çok daha fazlasıdır. Yolculuğun sonunda yeni dişlerine kavuşur, ardından hayatına yeni bir kadın girer. Addie’nin mezarı daha soğumadan, şaşkınlık içindeki çocuklarına yeni bir üvey anne getirir. Bir annenin ölümüyle açılan boşluk, daha yas tutulmadan başka biriyle doldurulur.

Hep böyle değil miydi zaten?

Birinin dünyası yıkılırken, başka birinin hayatı devam ediyor. Bir evde yas tutulurken, başka bir evde sofralar kuruluyor. Bir insanın adı artık geçmiş zamana karışmışken, dışarıda hayat bütün sıradanlığıyla akıp gidiyor.

Faulkner’ın romanını yıllar sonra yeniden okurken beni en çok, insanların birbirlerine ne kadar uzak kalabildikleri duygusu sardı. Aynı evde yaşayan insanlar bile, aynı acının içinden geçseler bile, birbirlerinin içinden geçenleri bütünüyle bilemiyorlar. Her biri kendi sessizliğinin içinde, başka başka hikâyeler taşıyor.

Belki de hayatımız boyunca, farkında olmadan içimizde taşıdığımız en büyük soru şu: İnsan, kendine en yakın olanın iç dünyasına bile ne kadar yaklaşabilir?

Birini ne kadar seversek sevelim, sonunda karşımızdakinin zihninin kapısında durduğumuzu, o kapının ardına geçemediğimizi fark ediyoruz.

Sonbaharın hüznü de bana biraz bunları düşündürttü.

Mevsim değişirken, insanın içindeki kilitli duran eski odalar da açılıyor sanki. Unuttuğunu sandığın insanlar, yarım kalmış cümleler, bir zamanlar okuduğun kitaplar çıkıp geliyor, dikiliyor karşına. Döşeğimde Ölürken’ i yeniden okurken Faulkner’dan çok kendimi düşündüğümü fark ettim.


Geçen yılları. Gidenleri. Kalanları. Fedakârlıkları. Vazgeçişleri. Kendimizden verdiklerimizi…

Cash, bu yolculukta en çok çabalayanlardan biriydi. Sonunda bacağını kaybediyor. Kendinden en çok veren, en büyük kaybı yaşayan oluyor. Üstelik bütün bunlar geride kalınca, hayatı sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.

Belki de insanoğlu hep böyle. Sevdikleri uğruna kendinden eksiltiyor, en büyük fedakârlıkları sessizce yapıyor. Veriyor, kaybediyor, veriyor, azalıyor… Üstelik çoğu zaman kimse ne verdiğini, nelerden vazgeçtiğini bilmiyor. Ama yine de susup yoluna devam ediyor.

Kitap bitince bir müddet elimde tuttum. Sayfaları bir kez daha çevirdim. Bazı yerlerde durdum, altını çizdiğim birkaç satıra yeniden baktım. Sonra kapağını kapattım. Bir daha ne zaman açarım, yeniden okur muyum, bilmiyorum.                      

Sonra gökyüzünü izledim… Bulutların arasında ateşten bir kızıllık durmadan çakıp sönüyordu. Dışarıda bir yerlerde yağmur yağıyordu. Gökyüzü ağır, bulutlar alçaktı. Rüzgâr, sararmış yaprakları sokaklarda savuruyordu. Çöpçü, süpürgesini yaprakların arasında gezdirip bir köşede toplamaya çalışıyordu; tam temizlediğini sanırken ağaçlardan yenileri düşüyor, rüzgâr onları yeniden sokağa yayıyordu. Kurumuş yapraklar kaldırım boyunca sürükleniyor, sonra yürüyenlerin ayakları altında ezilip dağılıyordu.

Yani sonbahar yine bildiğiniz gibi…
Biraz yağmur, biraz rüzgâr, biraz sarı…

Biliyorum… Hepsi geçip gidecek. Geriye, insanın içine usulca çöken o tarifsiz hüzün kalacak.

Döşeğimde Ölürken romanındaki Addie’nin tabutunun ardında yürüyen aile gibi, ben de hayatın peşinden sessizce yürümeye devam ediyorum. Kimi zaman birini, kimi zaman bir zamanı, kimi zaman da kendimden bir parçayı geride bırakarak…

Belki de sonbahar bu nedenle hüzün ayı.

Geride bıraktıklarımızı, eksilenleri, vedaları hatırlattığı için… Eski defterleri açtırıp, yıllar önce okuduğumuz romanları yeniden okuttuğu, sararmış fotoğraflara bir kez daha baktırdığı için. Zira geçmiş, sonbaharda biraz daha yakınımıza gelir...

                                                                                 

                                                                                     16 Eylül 2026 - Rauf Hamdi Salacaklı

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve trakyaolay.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift Penis Büyütme Ameliyatı Meme Büyütme Ankara Burun Estetiği Ankara Lazer Epilasyon Ankara Lazer Epilasyon Ankara Dövme Sildirme Ankara Lazer Epilasyon Çayyolu Lazer Epilasyon Konya Cilt Bakımı Konya Kıl Dönmesi Tedavisi Ankara Hemoroid Tedavisi Ankara Meme Ultrasonu Ankara Radyolog Ankara Selülit Tedavisi Konya Göz Kapağı Estetiği Ankara