2000
20002
k mustafa 1
RAUF HAMDİ SALACAKLI
Köşe Yazarı
RAUF HAMDİ SALACAKLI
 

Her Şey Bir Bahane İle Başlardı

  Bir zamanlar insanlara sorular sorardık. Hayatın içinden, küçücük, sıradan sorular… Mesela saati bilmiyorsanız, bir yabancının yanına yaklaşıp, “Affedersiniz, saatiniz kaç acaba?” Derdiniz. Adam ceketinin kolunu sıyırır, gömleğinin manşetini yukarı çekip bileğindeki saate bakardı. Siz beklerken gözünüz saat yerine, adamın yüzündeyken… “Dördü yirmi geçiyor’’ cevabını duyar, ‘’Teşekkür ederim… Rica ederim.”sözlerinden sonra iki yabancı, birbirinin adını, kim olduğunu bilmeden yollarına devam ederdi. Bugün telefon cebimizde, hiç kimseye artık hiçbir konuda ve hiçbir şey sormuyoruz. Sadece telefonu çıkarıp renkli ekranına bakıyoruz. Eskiden, yabancı bir şehre arabayla girdiğinizde daha da güzel olurdu bu. Camı açıp birine, “Şairler Sokağı nerede?” diye sorardınız. Karşınızdaki önce bir düşünürdü. Çünkü yolu tarif etmek için harita yerine hafızasına bakardı. “Şu yoldan dümdüz git kardeşim, üç ara sonra sağa dön. Köşede Dostlar Bakkaliyesi var. Rafet abi… Bakkalı geçince ileride, çivit mavisi Güvercin Apartmanı’nı göreceksin, sıvaları biraz dökülmüş, apartmandan sola saptın mı, Şairler Sokağı karşına çıkar...” Sonra, siz tam teşekkür edip gidecekken, “Arabanı oraya sakın sokma, gelip geçen araba sürtebilir, sokak biraz dar. Sen en iyisi bizim Rafet abinin bakkalının önüne bırak, daha güvenli olur.” diye eklerdi. Yol böyle tarif edilirdi. Bir sokak adı yetmezdi. Yanına bir bakkal, bir apartman, bir ağaç, bir çeşme konurdu her zaman. Adresin içinde de hayat vardı o zamanlar. Şimdi “konum” geliyor telefona veya arabaya. Mavi bir nokta, ince bir çizgi, kaç metre kaldığı… Kaybolmuyoruz. Soru soracak adam yok, park edilecek bir bakkal önü yok. Bir ses veya görüntü haritada bize nereye gideceğimizi söylüyor ama oraya giderken kimlerin hayatının içinden geçtiğimizi asla söylemiyor. İyi günler demiyor. Sadece soğuk bir sesle hedefinize vardınız diyor. Eskiden farklı bir şehre gezmeye gitmek de çok güzeldi. Dönüşte bir akşam sofrasında arkadaşlarla yemekler yenir, kahveler içilir, çaylar tazelenirken mutlaka biri sorardı: “Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun da, gittiğiniz yerde ne gördünüz? Nereleri gezdiniz?” Ve siz anlatırdınız. Şehrin meydanını, sabahın serinliğini, dar bir sokağın taşlarını, penceredeki sardunyayı, küçük bir lokantada size “Buranın mahsulü bu, bunu da mutlaka tadın,” diyen garsonu… Sizi dinleyenler, cep telefonunda açılacak bir fotoğraf istemezdi. Çünkü anlatılan şey bir görüntüden çok, bir yaşanmışlıktı. Garip ama bir insanın gördüğü yer, başkasının hayaline böyle girerdi. Şimdi gezilecek yerleri gitmeden biliyoruz. En iyi restoranı, en güzel manzarayı, en çok fotoğraf çekilen sokağı… Hatta bazen nerede durup hangi açıdan bakacağımızı bile bize söylüyor uygulamalar. Dönerken telefonumuzda yüzlerce görüntü oluyor ama yıllar sonra hatırladığımız çoğu zaman o görüntülerden çok, planın dışında kalan küçücük bir şey oluyor. Yağmurdan kaçıp girdiğimiz dükkân, köy meydanında sohbet ettiğiniz yaşlı adam, adını hiç öğrenmediğimiz birinin bize gösterdiği manzara, bir zanaatkârın elinde şekil bulan emeği… Eskiden sinemaya giderken filmin saatini gazeteden veya sinemanın afişlerinden öğrenirdik. Gişede sıra bekler, afişin önünde karar verir, filmden çıkınca kapının önünde yarım saat daha oyalanırdık. “Beğendin mi?” derdik birbirimize, film hakkında konuşurduk. Şimdi filmi seçmek için uzun uzun ekran kaydırıyoruz, film hakkındaki yorumları okuyoruz, filme verilen puana bakıyoruz. Misafirlikler de başka türlüydü. Akşam kapı çalınır, “Hoş geldiniz,” denir, mutfaktan tabak sesleri gelirdi. Ev sahibi kahve ya da çay içmeye gelen misafire yine de “Aç mısınız?” diye sorar, siz “Yok, sağ olun,” deseniz bile o sizi hiç dinlemez, sofraya bir tabak daha koyardı. Yemek uzar, kahve gelir, kahveden sonra çay, meyve tabağı konurdu… Konu konuyu açar, gece fark edilmeden ilerlerdi. Sohbetler lezzetliydi. “Geç oldu… Biz artık kalkalım,” dendiğinde bile kimse gerçekten kalkmak istemezdi. Biraz daha oturulur, kapının önünde son bir sohbet yapılır, ayrılırken “Yine bekleriz,” denirdi. O cümlenin içinde gerçek bir bekleyiş vardı. Hele bir de kadınların “Atın günleri’’ vardı. Altın sırası gelene verilir, mahallenin, sokağın, apartmanın, ailelerin yaşanmışlıkları dedikodu süzgecinden geçirilirdi. Sonra mis gibi kahveler yudumlanır, fincan tabağa kapatılır, bir niyet tutulup fincan ters çevrilirdi. Soğuması beklenir, mahallenin falcısı telvelerde geçmişi okur, gelecekten haber verir, uyarılarda bulunurdu. İyi falın hatırı için fincandaki telveler hemen yıkanır, güzel dilekler sessizce kalbe emanet edilirdi. Şimdi kahve falını bile teknolojiden bekler olduk. Haberleşmek kolaylaştı ama buluşmak, yan yana gelip toplanmak zorlaştı. Birbirimize ulaşmak saniyeler sürüyor, birbirimize ayıracak bir akşam bulmak bazen aylar, bazen yıllar alıyor. Mesela yine, eskiden komşunun kapısı vakitli vakitsiz çalınırdı. “Komşu, misafirim var da kahvem kalmamış, biraz kahve alabilir miyim?” denirdi. Ya da kapı çalınır, anahtar komşuya bırakılırdı: “Biz bayram için annemlere gidiyoruz, bir hafta yokuz.’’ Denirdi ama bu, çiçekleri sula, kedimiz Mırmır’a da göz kulak oluver, gelen postaları al, evi arada bir havalandır, anlamına gelirdi. Akşamüstü kapınız çalınır, “Size de kokmuştur,” denir, bir tabak yemek veya tatlı gelirdi. Tabak boş dönmezdi. Bazen kapı tıklatılır, “Çay koydum, gel,” denirdi. Bayram sabahı çocukların ayak sesleri merdivenlerde birbirine karışırdı. Birinin evinde düğün varsa bütün apartmanın haberi olurdu. Birinin hastası varsa çorbası kapısına bırakılırdı. Gece geç saatte ışığı açık kalan komşunun kapısı çalınır, “Bir şey mi oldu?” diye sorulurdu. Kimse birbirine ulaşmak için numara çevirmeden de birbirine ulaşırdı. Şimdi kapılar yine aynı yerde. Ziller aynı duvarda. Postalar yine kapı önlerine bırakılıyor. Çiçekler yine susuz kalıyor. Bir yabancıya yol sorarken de, komşunun kapısını çalarken de hayatın içinde birbirimize küçük bir yer açardık. Şimdi haritalar yolu gösteriyor, telefonlar saati söylüyor, alışveriş uygulamaları eksik kahveyi kapıya getiriyor. Belki de o zamanlar saati, yolu, adresi sormak yalnızca bir bahaneydi. Asıl kıymetli olan, o sorularla başlayan kısa sohbetlerdi. Birkaç dakikalığına da olsa birbirimize yaklaşmak, hayatlarımızın bir yerinde birbirimize dokunabilmekti. İnsan insana iyi gelirdi o zamanlar… Şimdi bütün cevaplar cebimizde, ama birbirimize ayıracak vaktimiz yok. Saatler aynı hızla ilerliyor, sokaklar yine aynı yerlere çıkıyor. Yalnız, artık birbirimize uğramadan geçip gidiyoruz.                                                                        RAUF HAMDİ SALACAKLI-21.10.2026  
Ekleme Tarihi: 30 Ekim 2026 -Cuma

Her Şey Bir Bahane İle Başlardı

 

Bir zamanlar insanlara sorular sorardık. Hayatın içinden, küçücük, sıradan sorular…

Mesela saati bilmiyorsanız, bir yabancının yanına yaklaşıp,

“Affedersiniz, saatiniz kaç acaba?”

Derdiniz. Adam ceketinin kolunu sıyırır, gömleğinin manşetini yukarı çekip bileğindeki saate bakardı. Siz beklerken gözünüz saat yerine, adamın yüzündeyken…

“Dördü yirmi geçiyor’’ cevabını duyar, ‘’Teşekkür ederim… Rica ederim.”sözlerinden sonra iki yabancı, birbirinin adını, kim olduğunu bilmeden yollarına devam ederdi.

Bugün telefon cebimizde, hiç kimseye artık hiçbir konuda ve hiçbir şey sormuyoruz. Sadece telefonu çıkarıp renkli ekranına bakıyoruz.

Eskiden, yabancı bir şehre arabayla girdiğinizde daha da güzel olurdu bu. Camı açıp birine, “Şairler Sokağı nerede?” diye sorardınız. Karşınızdaki önce bir düşünürdü. Çünkü yolu tarif etmek için harita yerine hafızasına bakardı.

“Şu yoldan dümdüz git kardeşim, üç ara sonra sağa dön. Köşede Dostlar Bakkaliyesi var. Rafet abi… Bakkalı geçince ileride, çivit mavisi Güvercin Apartmanı’nı göreceksin, sıvaları biraz dökülmüş, apartmandan sola saptın mı, Şairler Sokağı karşına çıkar...”

Sonra, siz tam teşekkür edip gidecekken,

“Arabanı oraya sakın sokma, gelip geçen araba sürtebilir, sokak biraz dar. Sen en iyisi bizim Rafet abinin bakkalının önüne bırak, daha güvenli olur.”

diye eklerdi. Yol böyle tarif edilirdi. Bir sokak adı yetmezdi. Yanına bir bakkal, bir apartman, bir ağaç, bir çeşme konurdu her zaman. Adresin içinde de hayat vardı o zamanlar.

Şimdi “konum” geliyor telefona veya arabaya. Mavi bir nokta, ince bir çizgi, kaç metre kaldığı… Kaybolmuyoruz. Soru soracak adam yok, park edilecek bir bakkal önü yok. Bir ses veya görüntü haritada bize nereye gideceğimizi söylüyor ama oraya giderken kimlerin hayatının içinden geçtiğimizi asla söylemiyor. İyi günler demiyor. Sadece soğuk bir sesle hedefinize vardınız diyor.

Eskiden farklı bir şehre gezmeye gitmek de çok güzeldi. Dönüşte bir akşam sofrasında arkadaşlarla yemekler yenir, kahveler içilir, çaylar tazelenirken mutlaka biri sorardı:

“Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun da, gittiğiniz yerde ne gördünüz? Nereleri gezdiniz?”

Ve siz anlatırdınız. Şehrin meydanını, sabahın serinliğini, dar bir sokağın taşlarını, penceredeki sardunyayı, küçük bir lokantada size “Buranın mahsulü bu, bunu da mutlaka tadın,” diyen garsonu… Sizi dinleyenler, cep telefonunda açılacak bir fotoğraf istemezdi. Çünkü anlatılan şey bir görüntüden çok, bir yaşanmışlıktı. Garip ama bir insanın gördüğü yer, başkasının hayaline böyle girerdi.

Şimdi gezilecek yerleri gitmeden biliyoruz. En iyi restoranı, en güzel manzarayı, en çok fotoğraf çekilen sokağı… Hatta bazen nerede durup hangi açıdan bakacağımızı bile bize söylüyor uygulamalar. Dönerken telefonumuzda yüzlerce görüntü oluyor ama yıllar sonra hatırladığımız çoğu zaman o görüntülerden çok, planın dışında kalan küçücük bir şey oluyor. Yağmurdan kaçıp girdiğimiz dükkân, köy meydanında sohbet ettiğiniz yaşlı adam, adını hiç öğrenmediğimiz birinin bize gösterdiği manzara, bir zanaatkârın elinde şekil bulan emeği…

Eskiden sinemaya giderken filmin saatini gazeteden veya sinemanın afişlerinden öğrenirdik. Gişede sıra bekler, afişin önünde karar verir, filmden çıkınca kapının önünde yarım saat daha oyalanırdık. “Beğendin mi?” derdik birbirimize, film hakkında konuşurduk. Şimdi filmi seçmek için uzun uzun ekran kaydırıyoruz, film hakkındaki yorumları okuyoruz, filme verilen puana bakıyoruz.

Misafirlikler de başka türlüydü. Akşam kapı çalınır, “Hoş geldiniz,” denir, mutfaktan tabak sesleri gelirdi. Ev sahibi kahve ya da çay içmeye gelen misafire yine de “Aç mısınız?” diye sorar, siz “Yok, sağ olun,” deseniz bile o sizi hiç dinlemez, sofraya bir tabak daha koyardı. Yemek uzar, kahve gelir, kahveden sonra çay, meyve tabağı konurdu… Konu konuyu açar, gece fark edilmeden ilerlerdi. Sohbetler lezzetliydi. “Geç oldu… Biz artık kalkalım,” dendiğinde bile kimse gerçekten kalkmak istemezdi. Biraz daha oturulur, kapının önünde son bir sohbet yapılır, ayrılırken “Yine bekleriz,” denirdi. O cümlenin içinde gerçek bir bekleyiş vardı.

Hele bir de kadınların “Atın günleri’’ vardı. Altın sırası gelene verilir, mahallenin, sokağın, apartmanın, ailelerin yaşanmışlıkları dedikodu süzgecinden geçirilirdi. Sonra mis gibi kahveler yudumlanır, fincan tabağa kapatılır, bir niyet tutulup fincan ters çevrilirdi. Soğuması beklenir, mahallenin falcısı telvelerde geçmişi okur, gelecekten haber verir, uyarılarda bulunurdu. İyi falın hatırı için fincandaki telveler hemen yıkanır, güzel dilekler sessizce kalbe emanet edilirdi.

Şimdi kahve falını bile teknolojiden bekler olduk. Haberleşmek kolaylaştı ama buluşmak, yan yana gelip toplanmak zorlaştı. Birbirimize ulaşmak saniyeler sürüyor, birbirimize ayıracak bir akşam bulmak bazen aylar, bazen yıllar alıyor.

Mesela yine, eskiden komşunun kapısı vakitli vakitsiz çalınırdı. “Komşu, misafirim var da kahvem kalmamış, biraz kahve alabilir miyim?” denirdi. Ya da kapı çalınır, anahtar komşuya bırakılırdı:

“Biz bayram için annemlere gidiyoruz, bir hafta yokuz.’’ Denirdi ama bu, çiçekleri sula, kedimiz Mırmır’a da göz kulak oluver, gelen postaları al, evi arada bir havalandır, anlamına gelirdi.

Akşamüstü kapınız çalınır, “Size de kokmuştur,” denir, bir tabak yemek veya tatlı gelirdi. Tabak boş dönmezdi. Bazen kapı tıklatılır, “Çay koydum, gel,” denirdi. Bayram sabahı çocukların ayak sesleri merdivenlerde birbirine karışırdı.

Birinin evinde düğün varsa bütün apartmanın haberi olurdu. Birinin hastası varsa çorbası kapısına bırakılırdı. Gece geç saatte ışığı açık kalan komşunun kapısı çalınır, “Bir şey mi oldu?” diye sorulurdu.

Kimse birbirine ulaşmak için numara çevirmeden de birbirine ulaşırdı.

Şimdi kapılar yine aynı yerde. Ziller aynı duvarda. Postalar yine kapı önlerine bırakılıyor. Çiçekler yine susuz kalıyor.

Bir yabancıya yol sorarken de, komşunun kapısını çalarken de hayatın içinde birbirimize küçük bir yer açardık. Şimdi haritalar yolu gösteriyor, telefonlar saati söylüyor, alışveriş uygulamaları eksik kahveyi kapıya getiriyor.

Belki de o zamanlar saati, yolu, adresi sormak yalnızca bir bahaneydi. Asıl kıymetli olan, o sorularla başlayan kısa sohbetlerdi. Birkaç dakikalığına da olsa birbirimize yaklaşmak, hayatlarımızın bir yerinde birbirimize dokunabilmekti.

İnsan insana iyi gelirdi o zamanlar…

Şimdi bütün cevaplar cebimizde, ama birbirimize ayıracak vaktimiz yok. Saatler aynı hızla ilerliyor, sokaklar yine aynı yerlere çıkıyor. Yalnız, artık birbirimize uğramadan geçip gidiyoruz.

 

                                                                     RAUF HAMDİ SALACAKLI-21.10.2026

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve trakyaolay.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift Penis Büyütme Ameliyatı Meme Büyütme Ankara Burun Estetiği Ankara Lazer Epilasyon Ankara Lazer Epilasyon Ankara Dövme Sildirme Ankara Lazer Epilasyon Çayyolu Lazer Epilasyon Konya Cilt Bakımı Konya Kıl Dönmesi Tedavisi Ankara Hemoroid Tedavisi Ankara Meme Ultrasonu Ankara Radyolog Ankara Selülit Tedavisi Konya Göz Kapağı Estetiği Ankara