O zaman Günaydın gazetesinin Tekirdağ muhabirliğini yapıyorum, aynı zamanda Trakya’da bir dönem gazeteciliğin okulu olan Tekirdağ merkezli Doğuş gazetesinde muhabirim.
Doğuş gazetesinde yetişen çok sayıda gazeteci arkadaşımız halen Trakya’da gazetecilik yapıyor. En az 70 kişiydik. Tüm Trakya’da büroları olan efsane bir gazeteydi.
Günaydın gazetesinin sahibi Asil Nadir’di ve Hürriyet gazetesi ile yarışıyordu. Günlük 800 bin ile 1 milyon adet satış bandına ulaşmışlardı.
Neyse Muazzez Abacı’nın Tekirdağ olayına gelelim.
Günaydın gazetesinin sahibi Asil Nadir, Günaydın Trakya isimli günlük bir bölge gazetesi çıkarmak istiyordu. Günaydın gazetesinin iç sayfalarında her gün iki sayfa Trakya haberleri eki vardı. Aslında bu iki sayfa biz muhabirler için bir provaydı.
Günaydın’ın Yurt Haberleri Müdürü, geçtiğimiz hafta Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’nü alan Feridun Büyükavcı’ydı. Trakya sorumlusu ise Kerim Yurk.
MAFYA BABASI HEYBETLİ’YE TEKİRDAĞ CEZAEVİ’NDE SALDIRI
Doğuş gazetesi geceleri ve Pazar günleri bir nöbetçi muhabir bırakıyordu. Bir Pazar günü nöbetçi benim, öğlen gibi gazetenin telefonu çaldı.
Yıl 1990 cep telefonu daha yoktu.
“İzzet sen daha orda oturuyor musun?” dedi.
Şaşırdım. Sesi de tanıyamadım.
Karşıdaki tanıyamadığımı anlayınca, “Ben Feridun” dedi ve o an arayanın Günaydın’ın yurt haberleri müdürü olduğunu anladım.
Ancak, neden “Daha orada oturuyor musun?” dediğini anlayamadım.
Feridun Büyükavcı ses tonumdan şaşkınlığımı anlayınca, “Tekirdağ Cezaevi’nde Hasan Heybetli’yi vurmuşlar. Şu anda Tekirdağ Devlet Hastanesi’nde, acil git bize birkaç kare fotoğraf gönder” dedi.
Doğuş gazetesi gerçekten efsaneydi ancak Günaydın İstanbul’da vurulma olayını duymuştu biz Tekirdağ’da duymamıştık.
Gazete Trak’ın sahibi Cenap Kürümoğlu o dönem Hürriyet gazetesinin Tekirdağ muhabiriydi.
Cenap abi ile hemen hemen her akşam buluşup bir yere gidiyoruz. Halen grafikerlik yapan Yekta Cinel’de bizim akşam ekibinden.
Aslında haberi atlatmak için kimseye haber vermeden hastaneye gitmem gerekiyordu. Ancak zor gelmiş olmalı ki, hemen Cenap abinin ev telefonunu aradım. Çünkü arabası vardı. Evdeymiş. Durumu hemen anlattım.
Gazeteye geldi, birlikte hastaneye gittik.
Hastane koridorunda iki askerin arasında kolunda serum takılı olan bir yaralı vardı. Hemen fotoğraflarını çektik. Cezaevinde Hasan Heybetli ile birbirine girmişler.
Heybetli’de hafif bir sıyrık olduğunu söylediler.
Zaten Hasan Heybetli’yi göremedik.
ABACI VE HEYBETLİ’NİN TEKİRDAĞ’DA CEZAEVİ BULUŞMASI
Sanırım yıl 1991’dı. Günaydın gazetesinin Trakya sorumlusu Kerim Yurk aradı.
“Yarın için program yapma, cezaevine Hasan Heybetli ile röportaj yapmaya gideceğiz” dedi.
Röportaj için nasıl cezaevine gireceğimizi anlayamadım.
Neyse, ertesi gün Kerim Yurk Tekirdağ’a geldi.
Cezaevinne nasıl girip röportaj yapacağımızı sordum, “Ben gerekeni halettim” dedi.
Bana demesine göre Hasan Heybetli’nin kıramayacağı bir kabadayının araya girmesi ile röportaj yapacakmışız. İçeri girmemizi de Heybetli sağlayacakmış.
Ancak röportaj cezaevinde değil de adeta yeşillikler içinde kaybolan Tekirdağ Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde olacakmış.
Heybetli hasta olduğu gerekçesiyle bu hastaneye yatırılmış.
Hastaneye gittik, bahçede iki korumanın başında durduğu 34 HH 0… plakalı lüks bir Mercedes marka otomobil duruyordu.
Hastanede bir yetkiliye durumu anlattık, röportaj yapacağız dememize şaşırdı.
“Bir saat kadar önce Muazzez Abacı geldi nasıl görüşeceksiniz?” dedi.
Biz, “haber verin Heybetli’nin haberi var” dememize rağmen kabul etmediler.
“Muazzez Hanım odadan çıkmadan biz Heybetli’nin yanına giremeyiz” dedi.
Çekindikleri belliydi.
Bir iki defa görüşme isteiğimizi söylesekte hastane yetkilisi, “Bekleyin Muazzez Hanım çıkınca haber veririz” dedi.
Abacı ve Heybetli evliydi.
İki saat kadar bekledik, Muazzez Abacı çıkmayınca biz hastaneden ayrıldık.
EROL TAŞ ve İSTİHBARATIN ÖNEMİ
Doğuş gazetesinin Tekirdağ haber merkezinde çalışan muhabirlerin her gün 4 -5 haber yapma zorunluluğu vardı. Gazete ajans haberlerini kullanmıyordu, sadece kendi muhabirlerinin haberlerini kullanıyordu.
Her gün çıkan gazetenin sayfalarını ajans haberleri olmadan doldurmak kolay değildi. Bu nedenle merkezdeki muhabirlerin 4-5 haber getirme zorunluluğu vardı.
Bazen önemli haber olmayınca bir siyasi parti başkanına, bir dernek veya sendika başkanına giderek bir konuda görüşlerini alırdık. Amaç o gün ki kotayı doldurmaktı.
Tekirdağ Milletvekili Mestan Özcan’ın babası İsmail Özcan o zamanlar ANAP Tekirdağ Merkez İlçe Başkanı’ydı. Sıkıştığımda gidip görüşlerini alıp haber yapardım.
Sağolsun kırmazdı.
Çok haber yaptığımız günlerde gazetecilik diliyle, “konserve haberleri” yani bir iki gün sonra gazeteye girse de bayatlamayacak haberleri vermezdik. İkinci güne haberimiz olsun diye yedekte bekletirdik.
Bir yaz günü haberlerimi yazmak için öğlen gazeteye geldim Günaydın’dan aradıklarını söylediler.
Öğlen mutlaka gazeteye gelir haberlerimizi yazar, ertesi günün gazetesi için bırakırdık.
Hatta her muhabir karanlık odaya girer kendi filmlerini yıkardı.
Şimdi herşey kolay, dijital oldu.
Günaydın’ın yurt haberlerini aradım telefonu Feridun Büyükavcı açtı.
“Erol Taş Şarköy’de yazlığında kalp krizi geçirmiş hemen git” dedi.
Feridun Beye , “Şarköy iki saat uzaklıkta, her saat otobüs yok” dedim.
“Sana otobüs bekle diyen oldu mu? Hemen bir taksi tut git” dedi.
Gazeteler bazı haberlerde paranın hesabını yapmazlar.
Bu nedenle gazetecilik okullarında "habercilk pahalıdır" derler.
Yine üniversitede gazetecilik derslerinde, bizlere haber için tutulan pahalı yatların, özel uçakların hikayelerini anlatırlardı.
Ancak o haberlerde tekilen tek kare fotoğraf bile dünyada yankı yapmaya neden olur.
Şarköy Devlet Hastanesi’ne gittim. Erol Taş’ın yanında kızı vardı. Geçmiş olsun dedikten sonra biraz konuştuk, haberini yaptım döndüm.
Günaydın 3. sayfada pul kadar yer verdi.
Biz yine Tekirdağ’da haberi duymamıştık ancak İstanbul’da duymuşlardı.
Bir kez daha anladım ulusal gazetelerin istihbarat gücünü.
SAHİLDEKİ CESET
Bu yazıda Cenap abinin adı sık geçmişken onunla olan bir anımızı anlatayım.
Yine bir yaz günü. Günlerden Pazar, izin günüm. Tekirdağ dolgu sahasında bir cesedin sahile vurduğu haberini aldım.
Sahile gittim bir süre sonra Hürriyet muhabiri Cenap Kürümoğlu geldi. Dedim ya hemen hemen her akşam Cenap abiyle birlikte bir yere takılıyoruz diye.
O zamanlar dijital makineler yok. Doğuş normal negatif film kullanıyor.
Ulusal gazeteler dia (slayt) yani pozitif film kullanıyor.
Mecburen iki fotoğraf makinesi ile geziyoruz.
Doğuş gazetesi için negatif fotoğrafları çektim. Günaydın gazetesi için diğer makineyi çıkardığımda içinde film olmadığını anladım.
Yanımda dia filmde yok.
Cenap abi Hürriyet için çalıştığından mecburen dia film kullanıyor.
Cenap abiden bir makara dia istedim “yemin billah yok” dedi.
Bir makara dia verirse kendisine daha sonra iki makara dia vereceğimi söylememe rağmen “yok” dedi.
Birkaç dakika sonra çantasında yedek dia filmi çıkarıp birkaç kare daha çekti.
Bunu daha sonraları birkaç kere ortamlarda kendisine söylediğimde gülümsedi geçti.
MUHABİR PARAYA BULAŞTIMI HABERCİLİK BİTER
O yıllar gerçekten gazeteciliğin yapıldığı ve saygınlığının olduğu dönemdi.
Gazeteciler, okulunda okuduktan sonra bir sürede deneyimli bir gazetecinin yanında yetişirdi.
Alaylı gazeteciler ise gerçekten iyi gazetecilerin yanında yıllarca çalıştıktan sonra mesleği yaparlardı.
Yani şimdiki gibi, “ben emekli oldum gazetecilik yapayım veya bu mesleği sevmedim gazetecilik yapayım” denildiği yıllar değildi.
Zaten kimsede buna prim vermezdi.
Parayla haber yapan meslekten dışlanırdı.
Köşe yazısı yazmanın bir edebi vardı.
Hele belediyelerden maaş gibi para, zarf alıp başkalarına ahlak, siyaset dersi verilmezdi.
Dahası bir muhabirin reklam alması yasaktı ve buna izin verilmezdi.
Çünkü bilirlerdi ki muhabir paraya bulaştı mı habercilik biter.

