Mari gitti kızanım.
Fatma’m öldü.
Öldü mari kızanım.
Daha küçücüktü, daha sekizindeydi.
Öldü mari kızanım.
Ateşler içinde yandı, mari kızanım.
Gencecik kadın elini sıkıca tuttuğu on yaşındaki büyük kızını ve sırtında taşıdığı kocaman döşek ve yorganla bir yandan Sirkeci garında trene yetişmeye çalışıyor, bir yandan da ağlamaktan gözleri şişmiş feryat ediyordu.
Her şey 1923 yılında bir ilkyaz sabahı Yunan jandarmasının köye gelişi ile başladı.
Jandarma tüm köy ahalini meydana toplamış, bir ay içerisinde köyü terk edip Türkiye’ye gönderileceklerini söylemişti.
‘Lozan’da sizinkilerle bizim hükümet anlaşmış, yapacak bir şey yok. Sizler taşıyabilecek eşyalarınızı paralarınızı altınlarınızı götürebilirsiniz. Tarla ,bağ ve bahçelerinizi evlerinizi bir ay içerisinde satabilirsiniz’. Benim söyleyeceklerim bu kadar, hadi hepinize kolay gelsin’ dedikten sonra uzaklaş vermişti.
Bu haber üzerine herkes bir anda adeta yıkıldı.
Buna benzer haberler duyuyorlarsa da gerçek olacağına hiç inanmıyorlardı.
Üstelik gitmezlerse önce hapse atacaklarmış sonrada zorla sınır dışı.
Sahi ne olacaklardı?
Niçin gidiyorlardı?
Nereye gideceklerdi?
Neden!
Bilmiyorlardı.
Ancak bir şey biliyorlardı yıllardır vatan saydıkları dedelerinden babalarından kalan bu topraklardan artık zorla istemeye isteme ye gönderiyorlardı.
Bizim köyümüzün adı LUBODİN derdi dedem.
Drama’nın yaklaşık yirmi beş kilometre doğusunda.
Rodop dağlarının eteklerinde kurulmuş yemyeşil pırıl pırıl bir köy.
Bizim köyümüz.
Köy sakinleri yıllardır geçimini biraz tütün ekerek birazda hayvancılıkla sağlarlardı.
Arada bir kasabaya, Drama’ya inseler de genelde hayat köyde geçerdi.
Kıt kanaat geçinseler de bu topraklar yıllardan beri onlara, onlarda bu toprağa bakarlardı.
(Köyün 2017 TARİHİNDE ZİYARET EDİP ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFI. ÖNDEKİ DUVAR YIKINTILARI O GÜNLERDE BİZİMKİLERİN BAHÇE DUVARLARI.)
Nihayet, ayrılık günü gelmiş, yükleye bildikleri eşyalarını öküz arabalarına yükleyip, Selanik limanında gemiye binmişlerdi. Tarla ve evlerini bedava denecek fiyatlara kadar inerek satmak istemelerine karşılık, durumu öğrenen RUM komşuları nasıl olsa bize kalacak diyerek hiç birini satın almamışlardı.
Düşündükleri gibi de oldu. Tüm tarla bağ bahçe ve evleri artık bizim değildi.
Kayıtlara göre 20.05.1923 tarihinde Selanik limanından hareket etmişler.
Bu yıllarda tüm mübadilleri zorla vatanlarından koparılmalarının yarattığı üzüntünün dışında başka bir felakette daha tam olarak tedavisi bulunmayan son derece ölümcül azgın bir sıtma ve kızamık salgınının olmasıydı.
Yolcuların çoğunluğu güvertelerde, koridorlarda, ambarlarda taşındı, bu nedenle hayvanlarının yanında yolculuk yapmak zorunda kalanlar da oldu.
Salgın o kadar bulaşıcıydı ki salgına yakalanmış özellikle çocuklardan da binlerce ölüm olmuştu.
Yüzlercesi de gemide hastalıktan ateşler içinde yanıyorlar dı.
Gemi dediysek şimdiki gibi kamaralı, konforlu zannetmeyin.
Bunlar canlı hayvan ve hububat taşıyan her tarafı açık büyük teknelerdi.
Hasta olmayanlarda ya yorgunluktan ya da moralsizlikten üst üste yığılmış, kimi getirdikleri döşekleri yere yayıp üzerlerine açık ve soğuk havaya aldırmadan uzanmışlardı.
Böyle başlayan yolculuk esnasında tuhaf şeylerde oluyordu.
Her şey sessiz sedasız giderken bir anda ön güvertede büyük bir gürültü kopuyor, başta kaptan ve tayfalar birbirlerine hakaret edip bağırıp çağırıyorlardı.
Tüm mülteciler ne olduğunu anlamadan birazda korkarak oraya koşturuyorlardı, ne oluyor diye!
Beş altı dakika bu şamata sürdükten sonra birden bire sanki hiç bir şey olmamış gibi bağırış çağırış duruyor ve herkes bir anda dağılıyordu.
Canları sıkkın, üzgün yolcular bu garip olaylara hiç bir anlam veremiyorlardı.
İki gün süren bu yolculuk boyunca defalarca tekrarlanan bu tuhaf gösteri yolculuk bitimiyle sona ermişti.
Sonunda gemi TUZLA limanına yanaşırken dedemin biraz samimiyet kurduğu tayfalardan biri dayanamayıp olayı anlatmıştı.
‘Salgın o kadar şiddetliydi ki her gün üç dört kişi ölüyordu. Bizde gürültü yapıp yolcuların dikkatini ön güverteye verip ölenleri arkadan denize atıyorduk GEMİDE PANİK OLMASIN DİYE’.
İki gün süren yolculuktan sonra gemi küçük bir iskeleye yanaştı.
‘Burası TUZLA burada ineceksiniz’ dendi.
O zamanlar deniz kenarında küçücük bir köy TUZLA.
Burada nasıl yaşarız bu küçük köy bu kadar insanı nasıl alacak diye düşünürler ken yetkililer gemiden inen tüm mübadilleri aileler şeklinde gruplandırdılar ve her aileye kalacak çadır veya barakaları gösterdiler.
Bir yetkili ‘burada salgın hastalıktan ötürü on gün karantinada kalacaksınız, on günün sonunda sizleri sürekli yaşayacağınız başka şehirlere yollanacak sınız ‘dedi.
Herkesi bir merak sardı.
Başka şehirler NERESİ ACABA?
Nereye gideceğiz.
Hiç kimse hiçbir şey söylemiyordu.
Karantinanın ikinci günüydü.
Dedem yetkiliye seslendi ‘Fatma çok hasta, kızım çok hasta’ dedi.
‘Kinin var mı? diye de sordu.
O zamanlar kinin denilen bu zehir gibi acı madde sıtmanın tek ilacıydı.
Birkaç dakika sonra kızılay gurubu geldi, kollarında kırmızı hilalleriyle, Fatma’yı aldılar.
Küçücük kız mayıs ayında yüksek ateşten titriyor, bir taraftan da korkuyla ‘ANA BENİ BIRAKMA’ diye ağlıyordu.
‘Korkma hastaneye götürüyoruz’ dedi görevlilerden biri, ‘iyi olacaksın’.
Diğeri de ‘İyileşince geri getireceğiz’ deyip Fatma’yı alıp götürdüler.
Gidiş o gidiş.
On gün beklediler Fatma’yı.
Her gün sordular.
Bir daha hiç göremediler.
On gün sonra ‘Fatma öldü, bulaşıcı hastalığı olduğu için onu biz gömdük’ dediler, sanki hiçbir şey olmamış gibi YİNE DÖNÜP GİTTİLER.
Herkes bir tuhaf oldu.
Herkes sessizce ağlıyordu.
Yalnız biri, o bir ANA olanca sesiyle feryat ediyordu MARİ!, GİTTİ KIZANIM!
24.ocak.1923 Lozan mübadili olan AİLEMİN, küçük FATMA’nın, yani benim KÜÇÜCÜK halamın hikayesi bu.
Yıllar sonra mübadelenin yüzüncü yılında dokunmak istedim GÖRMEDİĞİM TANIMADIĞIM AMA TAA RUHUMDA, İÇİMDE HİSSETTİĞİM YAŞADIĞIM YAŞATTIĞIM KÜÇÜCÜK HALAMA VE ONUN GİBİ ACILARI YAŞAMIŞ TÜM FATMALARA.

