2000
20002
ERGİN KALINOĞLU
Köşe Yazarı
ERGİN KALINOĞLU
 

‘MARİ GİTTİ KIZANIM’!

Zeynep’im öldü.” Öldü mari kızanım. Daha küçücüktü, daha sekizindeydi, öldü mari kızanım. Ateşler içinde yandı, mari kızanım.” O yıllarda Drama’da kadınlar birbirlerine mari diye seslenirlerdi. Gencecik kadın elini sıkıca tuttuğu on yaşındaki büyük kızını ve sırtında taşıdığı kocaman döşek ve yorganla bir yandan Sirkeci Garı’nda trene yetişmeye çalışıyor, bir yandan da gözleri ağlamaktan şişmiş feryat ediyordu. Bu sözler, bir annenin değil yalnızca; bir yurdun, bir köyün, bir kadersiz çağın feryadıydı. İşte böyle bazen bir tarihin bütün yükü, bir annenin ağzından dökülen bir feryada sığar. Bazen koskoca bir uluslararası anlaşma, sekiz yaşında bir çocuğun ateşler içinde yanarak ölmesine indirgenir. Kimsenin ruhu bile duymadan!   1923 baharıydı. Takvimler Lozan Antlaşması’nı henüz mürekkebi kurumadan yazıyordu. Savaşa katılan devletler 30.Ocak.1923’te Lozan’da mübadele anlaşmasını da imzalamışlar, haritalar çizilmiş haritalarla birlikte binlerce insanın kaderi de onların haberi olmadan, en önemlisi rızası olmadan zorla belirlenmişti. Tüm batı Trakya’da olduğu gibi Rodop Dağları’nın eteklerinde, Drama’nın doğusunda küçük bir köy olan Lubodin’de de kimse MÜBADELENİN ne anlama geldiğini bilmiyordu. Yaşam köyde sakin sürerken her şey, bir ilkyaz sabahı, Yunan jandarmasının köye gelişi ile başladı. Silahları omuzlarında, yüzleri her zamanki gibi buz gibiydi. Herkesi zorla köy meydanına topladılar. “Lozan’da sizin hükümetle bizim hükümet karar aldı” dediler. “Bir ay içinde bu toprakları terk edeceksiniz. ‘Burası artık bizim topraklarımız.’ ‘Türkiye’ye gönderileceksiniz.’ ‘Taşıyabildiğinizi eşyalarınızı alın.’ ‘Evlerinizi, bağınızı, bahçenizi yani topraklarınızı ise satın.’ Gitmezseniz önce hapis sonra dayak ve sonra zorla def ederiz, haberiniz olsun’ dediler ve gittiler. Herkes şoktaydı. Ne oluyordu? Niçin gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. Dedelerinden babalarına, babalarından çocuklarına kalacak yıllarca yaşadıkları bu topraklarından, vatanlarından resmen kovuluyorlardı. Bildikleri tek şey şuydu: Dedelerinden kalan bu topraklar artık onlara yasaktı. O günleri dedem anlatırdı: “Köyümüzün adı Lubodin’di.” Drama’nın doğusunda, Rodop Dağları’nın eteklerinde, yeşilin insana can verip dokunduğu cennet gibi bir yer. Tütün ekerdik. Hayvan bakardık. Yoksulduk ama kimseye muhtaç olmadan özgürce geçinip giderdik. Toprak bizi tanır, biz toprağı. Ayrılık günü geldiğinde, öküz arabalarına döşekler, yorganlar, birkaç kap kacak yüklendi. Evler neredeyse bedavaya satmak istedik. Ama Rum komşular satın almadı. Muhtemelen “Nasıl olsa bize kalacak” diye düşündüler. Kaldı da. 20 Mayıs 1923’te Selanik Limanı’ndan ayrıldılar. Gemiler gemi değildi. Hayvan ve yük taşıyan, ambarları açık garip kocaman tekneler. Zorla gözyaşıyla ağıtlarla başlayan yolculukta onları bekleyen korkunç bir felaket daha vardı. O büyük bela da son derece bulaşıcı ve o yıllarda ilacı olmadığı için öldürücü olan sıtma tifüs ve kızamık vardı. Yani peşlerinden gelen ölüm. Özellikle birçok çocuk ateşler içinde yanıyordu. Anneler çaresizlik içinde onları dualarıyla serinletmeye çalışıyordu. Mübadiller genelde üstü açık güvertede yatıyorlardı. Bazıları da koridorlarda hayvanlarının yanında. Yolculuk son derece sıkıntılı ve zor geçerken birkaç tayfa geminin bir ucunda bir birlerine hakaret etmeye küfretmeye başladılar. Olay o kadar hızla büyüdü, o kadar çok gürültü yaptılar ki zaten can sıkıntısı içinde olan tüm yolcular başlarına toplandı. N e oluyor diye. Tam birbirlerine girecekler kavga edecekler derken bir anda hiçbir şey olmamış gibi ayrılıverdiler. Ertesi günde ayni olay tekrarlanmış ancak kimse bir anlam verememişti. Üç gün sonra gemi Tuzla Limanı’na yaklaşırken bir tayfa dedeme fısıldadı gerçeği: Hastalıktan ölenleri kimse görmesin diye de mahsus geminin diğer tarafında kavga eder gibi yapıp, yolcuları oraya yönlendirip geminin arkasından denize atıyorduk. Nihayet üç gün sonra bir sabah vakti küçük bir köye vardık. Burası Tuzla dediler. Burada ineceksiniz. Tuzla… O yıllarda küçük bir köy. Bu kadar acıyı taşıyamayacak kadar küçük. Her tarafta çadırlar kurulmuş, bizi de bir çadıra yerleştirdiler. “Sıtmadan dolayı on gün karantina” dediler. “Sonra başka yerlere dağıtılacaksınız..” Başka yerler… Kimse söylemedi neresi olduğunu. Karantinanın ikinci günüydü. Küçük Fatma bir anda ateşlendi. Dedem, kolunda kızılay bandı olan görevliye bağırdı: “Kızım çok hasta! Kinin var mı?” Kızılay geldi. Kırmızı hilaller kollarında. Fatma’yı aldılar. Sekiz yaşındaydı. Mayıs ayında titriyordu. “Ana beni bırakma” diye ağlıyordu. “Ağlama, İyileşince geri getireceğiz,” dediler. Getirmediler. On gün beklediler. Her gün sordular. Sonra geldiler. Sanki hava durumunu bildirir gibi söylediler: “Zeynep öldü, hastalığı bulaşıcıydı, biz gömdük.” Ve çok sıradan bir olay gibi arkalarını dönüp gittiler. O an, bir anne çığlığı yükseldi Tuzla’dan göğe: “Mari! Gittiii kızanım!” 30 Ocak 1923 Lozan Mübadili bir ailenin, sekiz yaşında bir çocuğun, benim hiç görmediğim ama içimde taşıdığım küçücük halamın hikâyesi bu. Yüz yıl sonra, bu hikâyeye dokunmak istedim. Adını bilmediğimiz mezarlara, denize bırakılan bedenlere, ve ana ana diye ateşler içinde sesi duyulmayan tüm Zeyneplere… Ve onların ANALARININ bu günlere ulaşan ‘MARİ GİTTİ KIZANIM’! çığlıklarına SELAM OLSUN!  
Ekleme Tarihi: 28 Ocak 2026 -Çarşamba
ERGİN KALINOĞLU

‘MARİ GİTTİ KIZANIM’!

Zeynep’im öldü.” Öldü mari kızanım. Daha küçücüktü, daha sekizindeydi, öldü mari kızanım. Ateşler içinde yandı, mari kızanım.”

O yıllarda Drama’da kadınlar birbirlerine mari diye seslenirlerdi.

Gencecik kadın elini sıkıca tuttuğu on yaşındaki büyük kızını ve sırtında taşıdığı kocaman döşek ve yorganla bir yandan Sirkeci Garı’nda trene yetişmeye çalışıyor, bir yandan da gözleri ağlamaktan şişmiş feryat ediyordu.

Bu sözler, bir annenin değil yalnızca;
bir yurdun, bir köyün, bir kadersiz çağın feryadıydı.

İşte böyle bazen bir tarihin bütün yükü, bir annenin ağzından dökülen bir feryada sığar.
Bazen koskoca bir uluslararası anlaşma, sekiz yaşında bir çocuğun ateşler içinde yanarak ölmesine indirgenir.

Kimsenin ruhu bile duymadan!

 

1923 baharıydı.
Takvimler Lozan Antlaşması’nı henüz mürekkebi kurumadan yazıyordu.
Savaşa katılan devletler 30.Ocak.1923’te Lozan’da mübadele anlaşmasını da imzalamışlar, haritalar çizilmiş haritalarla birlikte binlerce insanın kaderi de onların haberi olmadan, en önemlisi rızası olmadan zorla belirlenmişti.

Tüm batı Trakya’da olduğu gibi Rodop Dağları’nın eteklerinde, Drama’nın doğusunda küçük bir köy olan Lubodin’de de kimse MÜBADELENİN ne anlama geldiğini bilmiyordu.

Yaşam köyde sakin sürerken her şey, bir ilkyaz sabahı, Yunan jandarmasının köye gelişi ile başladı.

Silahları omuzlarında, yüzleri her zamanki gibi buz gibiydi.
Herkesi zorla köy meydanına topladılar.

“Lozan’da sizin hükümetle bizim hükümet karar aldı” dediler.
“Bir ay içinde bu toprakları terk edeceksiniz.

‘Burası artık bizim topraklarımız.’
‘Türkiye’ye gönderileceksiniz.’
‘Taşıyabildiğinizi eşyalarınızı alın.’
‘Evlerinizi, bağınızı, bahçenizi yani topraklarınızı ise satın.’

Gitmezseniz önce hapis sonra dayak ve sonra zorla def ederiz, haberiniz olsun’ dediler ve gittiler.


Herkes şoktaydı.

Ne oluyordu? Niçin gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu.

Dedelerinden babalarına, babalarından çocuklarına kalacak yıllarca yaşadıkları bu topraklarından, vatanlarından resmen kovuluyorlardı.

Bildikleri tek şey şuydu:
Dedelerinden kalan bu topraklar artık onlara yasaktı.

O günleri dedem anlatırdı:
“Köyümüzün adı Lubodin’di.”
Drama’nın doğusunda, Rodop Dağları’nın eteklerinde, yeşilin insana can verip dokunduğu cennet gibi bir yer.

Tütün ekerdik.
Hayvan bakardık.
Yoksulduk ama kimseye muhtaç olmadan özgürce geçinip giderdik.
Toprak bizi tanır, biz toprağı.

Ayrılık günü geldiğinde, öküz arabalarına döşekler, yorganlar, birkaç kap kacak yüklendi.
Evler neredeyse bedavaya satmak istedik.
Ama Rum komşular satın almadı.

Muhtemelen “Nasıl olsa bize kalacak” diye düşündüler.

Kaldı da.

20 Mayıs 1923’te Selanik Limanı’ndan ayrıldılar.
Gemiler gemi değildi.
Hayvan ve yük taşıyan, ambarları açık garip kocaman tekneler.

Zorla gözyaşıyla ağıtlarla başlayan yolculukta onları bekleyen korkunç bir felaket daha vardı.

O büyük bela da son derece bulaşıcı ve o yıllarda ilacı olmadığı için öldürücü olan sıtma tifüs ve kızamık vardı.
Yani peşlerinden gelen ölüm.

Özellikle birçok çocuk ateşler içinde yanıyordu.
Anneler çaresizlik içinde onları dualarıyla serinletmeye çalışıyordu.

Mübadiller genelde üstü açık güvertede yatıyorlardı.
Bazıları da koridorlarda hayvanlarının yanında.

Yolculuk son derece sıkıntılı ve zor geçerken birkaç tayfa geminin bir ucunda bir birlerine hakaret etmeye küfretmeye başladılar.

Olay o kadar hızla büyüdü, o kadar çok gürültü yaptılar ki zaten can sıkıntısı içinde olan tüm yolcular başlarına toplandı.

N e oluyor diye.

Tam birbirlerine girecekler kavga edecekler derken bir anda hiçbir şey olmamış gibi ayrılıverdiler.

Ertesi günde ayni olay tekrarlanmış ancak kimse bir anlam verememişti.

Üç gün sonra gemi Tuzla Limanı’na yaklaşırken bir tayfa dedeme fısıldadı gerçeği:

Hastalıktan ölenleri kimse görmesin diye de mahsus geminin diğer tarafında kavga eder gibi yapıp, yolcuları oraya yönlendirip geminin arkasından denize atıyorduk.

Nihayet üç gün sonra bir sabah vakti küçük bir köye vardık.

Burası Tuzla dediler. Burada ineceksiniz.

Tuzla…
O yıllarda küçük bir köy.
Bu kadar acıyı taşıyamayacak kadar küçük.

Her tarafta çadırlar kurulmuş, bizi de bir çadıra yerleştirdiler.
“Sıtmadan dolayı on gün karantina” dediler.
“Sonra başka yerlere dağıtılacaksınız..”

Başka yerler…
Kimse söylemedi neresi olduğunu.

Karantinanın ikinci günüydü.
Küçük Fatma bir anda ateşlendi.

Dedem, kolunda kızılay bandı olan görevliye bağırdı: “Kızım çok hasta!
Kinin var mı?”

Kızılay geldi.
Kırmızı hilaller kollarında.
Fatma’yı aldılar.

Sekiz yaşındaydı.
Mayıs ayında titriyordu.
“Ana beni bırakma” diye ağlıyordu.

“Ağlama, İyileşince geri getireceğiz,” dediler.

Getirmediler.

On gün beklediler.
Her gün sordular.

Sonra geldiler.
Sanki hava durumunu bildirir gibi söylediler:

“Zeynep öldü, hastalığı bulaşıcıydı, biz gömdük.”

Ve çok sıradan bir olay gibi arkalarını dönüp gittiler.

O an, bir anne çığlığı yükseldi Tuzla’dan göğe:

“Mari! Gittiii kızanım!”

30 Ocak 1923 Lozan Mübadili bir ailenin,
sekiz yaşında bir çocuğun,
benim hiç görmediğim ama içimde taşıdığım küçücük halamın hikâyesi bu.

Yüz yıl sonra, bu hikâyeye dokunmak istedim.
Adını bilmediğimiz mezarlara,
denize bırakılan bedenlere,
ve ana ana diye ateşler içinde sesi duyulmayan tüm Zeyneplere

Ve onların ANALARININ bu günlere ulaşan ‘MARİ GİTTİ KIZANIM’! çığlıklarına SELAM OLSUN!

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve trakyaolay.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift Penis Büyütme Ameliyatı Meme Büyütme Ankara Burun Estetiği Ankara Lazer Epilasyon Ankara Lazer Epilasyon Ankara Dövme Sildirme Ankara Lazer Epilasyon Çayyolu Lazer Epilasyon Konya Cilt Bakımı Konya Kıl Dönmesi Tedavisi Ankara Hemoroid Tedavisi Ankara Meme Ultrasonu Ankara Radyolog Ankara Selülit Tedavisi Konya Göz Kapağı Estetiği Ankara