29 Mayıs İstanbul’un fetih gününde İstanbul Beşiktaş’tayım.
Gündüz sahilde dolaşırken her taraf fetih coşkusunu yansıtan bayraklarla, afişlerle donatılmıştı.
Bilindiği gibi bu yıl İstanbul'un fethinin 573. yılıymış.
Akşam olunca da Boğaz'ın üzerinde muhteşem bir havai fişek gösterisi başladı.
Gökyüzünü bir anda mavi, mor ve kızıl ışıklar kapladı.
Derken, patlayan bir havai fişek beni 573 yıl öncesinin heyecanı ile Topkapı surlarında patlayan Fatih’in toplarına götürüverdi.
Yıl 1453.
(NOT: FOTO 1 BURAYA GELECEK)
Osmanlı İstanbul’u fethederek dünyanın en büyük süper gücü olduğu yıllar.
O sıra da Avrupa hâlâ Orta Çağ'ın karanlığında dolaşırken, Osmanlı devleti askeri gücüyle kıtaları titretiyordu. Macar Urban'ın dev topları İstanbul surlarını dövüyor, Avrupa saraylarında korku rüzgârları esiyordu.
Korku o kadar büyümüştü ki; hatta rivayete göre Avrupalı anneler yaramaz çocuklarını , "Sus yoksa Türkler geliyor!" diye korkutuyorlarmış.' Mamma li Turchi' İtalyanlar arasında hala çok çok bilinen bir cümle. Bu cümleyle korkan kaçışan çocuklar, annelerine koşarken, ‘Anneciğim Türkler geliyor’ diyorlarmış.
O yıllar da Osmanlı gerek ordu, gerekse teknolojiyi kullanma açısından Avrupa’nın çok üzerinde iken, Avrupa bilimi ve pozitif düşünceyi terk etmiş, onun yerine dinin aşırı ETKİSİNE girip hurafelerin adeta esiri olmuşlardı.
Hatta çok ileri gidip insanların içindeki şeytanı yok etmek adına, onları meydanlarda canlı canlı odun ateşi üzerinde yakıyorlardı.
Hayat böyle devam ederken, Avrupa'da sessiz sedasız, ancak daha sonraları tüm Avrupa’yı derinden sarsacak bir keşif yapıldı.
Bence keşiften öte yıllar sonra MUCİZE diye anılacak, basit görünen, ancak etkisi muazzam olan bir keşif; MATBAA.
Johannes Gutenberg adında bir Alman, matbaayı icat etti.
İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu makine, aslında tarihin yönünü değiştirecekti.
Bilgi çoğalacak, kitap ucuzlayacak, halk okuyacak, DÜŞÜNECEK ve sorgulayacaktı.
(NOT: FOTO 2 BURAYA GELECEK)
Matbaa ile birlikte kitaplar hızla basıldı.
On yıl içinde matbaa hızla Avrupa'nın dört bir yanına yayıldı, bilim hızlandı, sanat gelişti, edebiyat canlandı.
Bilgiye ulaşan insanlar sorguladıkça kilisenin mutlak otoritesi sarsıldı.
Dinde reform doğdu.
İnsanlar bilgiye ulaşınca hurafeler yok oldu, hür düşünceyle beraber Avrupa’da Rönesans filizlendi.
Sanatta, edebiyatta, teknolojide, bilimde öylesi gelişmeler yaşandı ki Avrupa devletleri bir anda dünyanın en güçlü devletleri arasına giriverdiler.
Avrupa’da bu muhteşem değişim matbaa sayesinde olurken Osmanlı neden MATBAA’ya direndi.
İşin ilginç tarafı şu: Matbaa ilk çıktığında Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet padişahtı.
Fatih Sultan Mehmet çağının en aydın insanlarından biriydi.
Yedi dil biliyordu.
Şairdi, entelektüeldi, bilime meraklıydı.
Yeni bir çağ açmıştı.
Fakat nedense çağ kapatıp açan padişah, ülkesinde çağı değiştirecek matbaayı ülkesine sokmadı.
Fatih geçti...
Matbaa yok.
Yavuz geldi...
Matbaa yok.
Kanuni geldi...
Matbaa yine yok.
Onlarca padişah geldi geçti matbaa yok.
Sanki saray matbaayı ÖCÜ gibi tarif etmişti.
Nihayet 1700'lü yıllarda Lale Devri’nde İbrahim Müteferrika ilk matbaayı kurdu.
Tam burada insan rahat bir nefes alıyor.
"Oh be!" diyor.
Nihayet matbaa geldi. Artık Osmanlı’da da kitaplar basılacak, bilgi yayılacak, millet okuyacak.
Ama ne gezer.
Osmanlı'da ilk matbaa kurulduktan sonra, geçen yirmi yılda basılan eser sayısı nedir? Biliyor musunuz? On iki.
Sadece on iki.
Peki neden?
Kimi tarihçiler o tarihte hattatlar el yazma kitaplar yazdıkları için, bu modern gelişimi engellediklerini söylerler.
Doğrusunu isterseniz buna ben pek inanamıyorum.
Koskoca imparatorluk üç beş hattata mı söz geçirmeyecekti?
Asıl mesele galiba başka yerdeydi.
Bence devleti yönetenler, halkın fazla okumasını istemiyordu.
Çünkü okuyan insan soru sorar.
Soru soran insan düşünür.
Düşünen insan ise sadece itaat etmekle yetinmez.
Sorar NEDEN?
İşte, Osmanlı saltanatının bence en büyük korkusu bu NEDEN!
Halkın bilim, sanat, matematik, felsefe gibi konularda aydınlanmalarının kendi saltanatları üzerinde olumsuz etki yapacağını düşünüyorlardı.
Sonuç olarak Osmanlı matbaayı ülkesine sokmamanın bedelini ağır ödedi.
Bilimin, sanatın, teknolojinin ülkeye girmesini engelleyerek koskoca devletin çökmesine neden oldular.
Bunları düşünürken, tüm boğazı kaplayan muhteşem ışıltılı bir havai fişek beni kendime getiriverdi.
İstanbul'un fethinin 573. yılını büyük bir coşkuyla kutluyoruz.
Keşke, aynı heyecanla matbaanın zamanında ülkemize gelişinin de 573. yılını kutlayabiliyor olsaydık.
Belki o zaman havai fişeklerden daha parlak bir IŞIĞIMIZ olur, bizi MUHASSIR MEDENİYETLERİN ötesine taşırdı.

